Münasebetsiz Bir Sevgi

Şardağ, R. (23 Şubat 1938). Her Gün Bir Hikâye / Münasebetsiz Bir Sevgi. Kurun, s. 7, 10.

Münasebetsiz Bir Sevgi

Bir zamanlar yüksek bir mektebin imtihanına girmiş ve kazanmıştım. Leyli olarak kabul edildiğimi bildiren emri alınca hemen bavulumu hazırlamış ve yolu tutmuştum. Mektebe varmadan önce kurduğum planları ve düşüncelerimi yeniden hatırlıyorum

– Sınıfa girer girmez başımla bir selam verip sıranın birine oturacağım. Mecbur kalmadıkça kimse ile lâf etmiyeceğim. Hele kız arkadaşlara karşı  çok ağırbaşlı hareket edecek, aslâ samimi olmıyacağım.

İşte bu düşüncelerle geldiğim mektebimde kayd işini filân yaptırdıktan sonra içinde edebiyat ve şiirden konuşulan sınıfa girdim. Kapıyı açar açmaz karşıma sarı, kıvırcık saçlı, mavi gözlü, incecik, çocuk yüzlü bir kız çıktı. Terbiyem icabı bir reverans yaparak ta köşede boş gördüğüm sıralardan birine oturdum. Az sonra koridordan erkek, kız öteki arkadaşlar da sökün etmeye başladılar.

On beş kişi kadar olmuştuk. Ben bir an için şaşılacak bir manzara karşısındaydım. Bu çocukların hepsi, olsa, olsa, benden bir iki gün önce ayrı ayrı mekteplerden geldikleri halde birbirleriyle çabucak içli dışlı olmuşlardı. Birer ikişer adımı, hangi mektepten geldiğimi soruşturup durdular. Ben de her sual sorana kısa ve soğuk bir ifade ile karşılık veriyor ve hemen önümdeki bir kitabı okumaya çalışıyordum.

Günler geçiyor, benim kimse ile mecbur kalmayınca konuşmamak, hele kızların yüzüne bile bakmamak azmime bütün arkadaşlar şaşıyorlardı. Amma ne yalan söyliyeyim, gösterilen bu hayret hisleri beni bir kat daha ciddi olmağa, asık suratlı bulunmaya sevediyordu. Bir gün, o sarışın, mavi gözlü kız, hiç unutmam, söz arasında bana işittirmeye çalışarak:

– Herkesi baştan çıkardım; doğrusu bir kişiyi şu köşeden çıkaramadım, dediği zaman bile istifimi bozmamış, aksine kabaran koltuklarımın yüzümdeki aksini hissettirmemeye çalışmıştım. Dostlarım bu hal böylece devam edip gitseydi bir şey denemezdi. Fakat yavaş yavaş sarışın kızın bana musallat olduğunu, sık sık yanıma gelerek öteden, beriden, ailesinin yüksekliğinden, bilmem şöyle zengin olduklarından, yok bilmem hangi terziye haftada en aşağı üst baş masrafı olarak yirmi lira verdiğinden, sınıftaki bir sürü seviyesiz insanın arasında kendisinin daha yüksek bir mevkii olması gerekeceğinden, bahsettiğini görünce içimden:

– Vay kaba kâğıt vay! Demeye başlamış ve nefretimi, kendisinden gizlemeye çalışmıştım. Fakat beni terbiyesizlik nedir bilmeye bir hanım evlâdı sanmayın; ben de yetiştiğim muhitten ötürü ana babamdan iyi terbiye, sokaktan kötü şeyler almış, hocamdan güzel sözler, arkadaşlarımdan yakası yırtılmamış küfürler işitmiştim. Hani zora gelip te bir boşansam ne mal olduğumu etrafımdakiler kolaycacık anlamış olacaklardı. Neyse ki aile ve mektep baskısı bizi epey dilsiz etmiş, öğrendiğimiz kötü şeyleri sarfedemez olmuştuk. Size biri gelip te bu asırda, durmadan aristokrat bir ağızla kurumsalsa, üstelik sınıfta herkesin tepesinden bakan bir hal takınsa ne yapardınız? Dahası var: Bu kız, bütün bu hareketler yetmiyormuş gibi bir saniye bile yerinde oturamazdı. Neşeli oluşundan mı zıpırlığından mı nedir, masaların kenarlarında zıp zıp atlar, sınıfın kapısını olanca kuvvetiyle güm güm ettirerek açar kapar, olur olmaz zamanda mesala mütalea  ortasında  “ha ha hi hu!.” Diye şarkıya benzer bir sürü zırıltıları ağzında geveleyip dururdu.

Artık bu densiz kızı çekemez olmuştum. Yavaş yavaş terbiyeli dişimin altındaki ahlâksız içimde bazı hareketler duymaya başlıyordum. Hele o bilmem hangi artist, hangi yıldıza benzemek istiyen, daha çok romantizma kaçan pozlarını, bakışlarını da görünce ifrit kesiliyordum. Hoşnutsuzluğumu mütaleaların onun yüzünden gürültüye gittiğini anlamak için bir şeyler yapmak istediğini hissetmeye başladım. Bir gün, nasıl oldu bilmiyorum, bu hallere bir ihtar olsun diye öksürüvermişim. Bu öksürük manâlı bir şekilde çıktığından mı nedir bütün sınıfta bir kahkahadır koptu.

Fakat bu hal, tam sarışın kızın şarkı söyliyeceği zamana rastladığı için yalnız o gülmemişti. Sert sert gözlerini ayırarak yüzüme baktığını görünce bende renk menk gitti. Sonra nasıl oldu bilmiyorum, içimden gelen bir kuvvetle kendi kendime:

– Ulan dedim, ben kimsenin ağız kokusunu çekmemişim; bu mıncırığın surat edişine mi metelik vereceğim. Üstelik onun inat eder gibi yeniden şarkıya başlamasını fırsat bilerek olanca kuvvetimle ve içerisine bütün alaylı manâları da katmaya çalışarak bir daha öksürüğü gümlettim.

Benim bu şakacı halim: onların da kızdıkları bir şahısla alaya başlayışım diğer arkadaşları memnun eder gibi görününce mavi gözlü bayanla her fırsatta eğlenmeye başladım. Fakat iş bu kadarla bitse iyi. Bir şey söyliyeyim de şaşın.

Bütün gururuna, şahsını her şeyden üstün tutmaktaki titizliğine rağmen bu öksürüklerim, kaba ve alaycı bir tarzda konuşmalarım onun üzerinde hoş bir tesir bırakmaz mı? Bu sefer ne yapsam kızmamaya, büsbütün yanıma sokulmaya başladı. Bir gün gelip tuhaf ve manâlı manâlı yüzüme bakıyor, başka bir gün fırsat bulup masmavi bir boyaya bulanmış olan kirpiklerini müteessir bir halde yarı kapayarak “Neden bana bunu, bu hareketleri yapmak istiyorsun? Sana karşı biliyorsun ki bu anlayışsız insanların hepsinden çok sempati duyuyorum” diye sitem ediyordu.

Bu haller karşısında ben “Garip diye düşünüyordum; hem kabalık yap, hem böyle iyi karşılan, tuhaf bu romantik kız bizde beğenilecek ne buldu acaba?” içimde münasebetsiz bir arzu uyanmıştı:

Yavaş yavaş bu kabalığın perdesini terbiyesizliğe kadar götüremez miyim?

Nitekim dediğimi de yaptım. Gelgelelim her kaba ve çirkin hareketim onda yeni bir kapris uyandırıyor ve biraz daha yakınlaşmasına sebep oluyordu.

Şimdi işin garibi, öteki arkadaşlar da vaziyete bakarak şaşıyor, burnu havada gezen kızın bana teveccüh gösterdiği halde benim böyle odun gibi hareket edişime manâ veremiyorlardı.

Öyle ya, belki şimdi siz de “amma da donmuşsun!” diye bana dudak buruyorsunuz.

Doğru, doğru amma bende aşk maşk hak getire: o güne kadar – çocukça bir sevgi müstesna- kimseyi sevmiş değildim.

Fakat her şeye rağmen enayilik te iyi bir şey değildi. Başladım kendi hislerimi sarışın kızın lehine olarak zorlamaya. Bir taraftan da bana daha çok yaklaşsın diye kaba hareketlerimi elden bırakmıyor, terbiyesizlik meydanında serbestçe at koşturuyordum. Yavaş yavaş bu halimle övünmeye bile başlamıştım. Fakat bir gün kendi kendime şöyle bir sual sordum:

– Bu hareketlerim de sanki sevgiyi anlatmaz mı? Onu memnun etmek ve kendime bağlamak için ne hallere girdim, herkesin eğlencesi olup çıktım.

Dostlarım! İşte bu düşünceyi derinleştirdikçe  kendimde ilk defadır ki bir şüphe duydum. Bu arada kızın, romanesk bir his yumağı içinde bocalayıp durduğunu, neredeyse hislerini itiraf edeceğini tahmin ediyordum. Fakat buna gururu engel oluyordu. Bana karşı duyduğu bu kadar kuvvetli sevgisine rağmen yaptığım ahlâksızlıkları göz önünde bulundurup öteki arkadaşlarından da utandığından bir türlü bu itirafa yanaşmıyordu. Bana gelince: Onu memnun etmek için düştüğüm bu çirkin durumdan dolayı acı, içimde yavaş yavaş kökleşmeğe hattâ şeklini bile değiştirmeğe başladığı için bir gün kendi kendime ihtarda bulunmak lüzumunu duydum:

– Gözünü seveyim, tetik davran; yoksa tutulduğun gündür.

Gün, mün değil amma biz bayağı tutulmuştuk. Hem bu yaştan sonra sevmeye başladığıma, hem de tutup tutup böyle romantik hisli, aristokrat görüşlü bir kızı sevdiğime yanıyordum. Amma yanmak neye yarar ki.. Bizde vaziyet değişmeğe, terbiyesiz taraflarımız tekrar içeri dünyamıza gizlenip ahlaklılık astarımız yeniden yüzümüze gerilmeğe başladı. Diğer taraftan” benim bu halim ona itirafı için müsait bir zemin hazırlar” diye de ümitleniyordum.

Fakat dostlarım, ben terbiyeli olayım diye ona iyi muamelelerde bulunmaya başlayınca sarışın kızın kendini benden çektiğini görmeyeyim mi? Kızğınlık beynime vurmaya, üzücü bir rahatsızlık bütün vücudümü kaplamaya başladı. İçime yapışan bu Allahın belası sevgiyi atmak istedikçe büsbütün gevşediğimi anlıyor ve yavaş yavaş bu kâfir kızın benden uzaklaştığını gördükçe gururumun kırılışından doğan bir acı ile çırpınıp duruyordum.

Düşünüyordum da; bu güne kadar hiç kimseyi bu derece sevmemişim. Hele sevgi meselesinde bir pisiklet kadar beni ilgilendiren bir kız tanımamıştım. Üstelik başkalarında bu gibi halleri görünce hastalık diye karşılıyor ve onların arasından bucak bucak kaçmak istiyordum.

Hayatın şimdi münasebetsiz bir surette karşıma çıkardığı bu kıza nasıl oldu da tutulmuştum? Şimdi ne yapmalıydım? Geri dönsem, bu elimden gelmiyor. İlerlemek istesem o kaçıyor. Artık onun “ha ha hi hu” larını bir çocuk neşesinin akisleri diye karşılıyor , kapıyı güm güm açıp kapamalarını, masa kenarlarından zıplamalarını “normal bir insanın sıhat ve canlılığı” diye isimlendiriyordum. Fakat boş durmak ta olmazdı. Her şeye rağmen ona hislerimi açmam lâzımdı.

Diğer taraftan bir gün, en candan arkadaşına “onunla arkadaşlık yapmak istiyorum, onunla mutlaka konuşmak ihtiyacı içindeyim” diye bir şeyler söylediğini duymuştum. Ne olursa olsun diyerek bir sabah karşısına dikilip:

– Sen dedim; ne zamandan beri bana karşı bir şeyler duymaktasın? Ben de buna artık mukabele etmek..

Fakat o sözümü bir kahkaha arasında söylediği şu sözlerle kesiverdi;

– Ben seninle alay ediyorum. Zavallı çocuk!

Birden kafamdan aşağı nasıl bir kova suyun dökülmüş olduğunu düşünebilirsiniz. Bir kelime bile söylemeden hızla yanından ayrıldım. Fakat nasıl oldu bilmiyorum; kızgınlık ve hırçınlığım kafamı iyiden iyiye alt üst etmeye başlayıp hislerim, sevgim sönmeğe doğru yüz tuttu.

Şimdi artık yalnız bu hareketin acısını çıkarmak istiyordum. Bir iki gün içerisinde bende sevgi diye bir şey kalmamış, o cihetten maşallah turp gibi olmuştum.

Tekrar alaylara, kaba ve çirkin hareketlerime, ahlak dışı sözlerime başlıyarak üzerindeki otoritemi yeni baştan kurmaya muvaffak oldum.

Size şimdi şaşılacak son bir şey söyliyeyim de adamakıllı hayret edin bari: Bu çirkin ve münasebetsiz hareketlerim karşısında sarışın kız yine eskisi gibi teveccüh göstermeye, benimle konuşmak istediğini hissettirmeye, karşılaştığımız zamanlar göz kapaklarını büyük bir üzüntü içindeymiş gibi yarı kapatmaya başlamaz mı? Fakat bende artık onun için iyi fena hiçbir his kalmamıştı. Kendi kendime:

– Ne kötü nasibim varmış. Sevilmek için mutlaka fena bir tabiatte olmak mı gerekiyor.

Yorum bırakın