Şardağ, R. (22 Haziran 1938). Edebi Meseleler / Ümanizme İhtiyaç. Kurun, s. 3.
– İşte, diye düşündüm, bu sebepten değil midir ki ümanistleri tekrar tekrar okumalıyız. Onların dünkü asırların içerisinden hayatın damgasını vurarak çıkardıkları kahramanlardan biz de bugün yeni şartlar içinde, yepyeni kahramanlar yaratmak için örnek alacağız. Gerçi eskilerden aldığı unsurlarla okuyucuya yepyeni sesler duyuran Fransız edebiyatı için bu meseleyi kurcalamak yersiz olabilir; fakat bizim için mesele, hayati bir önem taşımaktadır.
Sayın münekkit Nurullah Ataç ümanizme lâtin ve Yunan diliyle varmanın daha çok mümkün ve daha değerli bir şey olacağını işaret ettiği birçok yazılarında münakaşaya değer tarafları da ileri sürmüş olmakla beraber bir gerçeği kuvvetle hatırlatmış oluyor: Ümanist edebiyata muhtacız. On , on beş gün kadar oluyor, edebi bir gazetede Fransız muharrirlerinden biri, anketçinin sorgularına bu noktaya da temas ederek: “Ümanizm,diyordu; hep o mesele” aklına gelen bundan bahsediyor. Bugünkü hayat bize (Öripidin) (İfijeni) si gibi bir tip çıkarabilir mi? Veya böyle bir tipe deli demeyecek insan aramızda kaç kişidir.”
Yazıcının fikirlerinde haklı olduğunu kabul etmekle beraber:
Edebiyatımızda kendi (Tamparmanlarına) göre apayrı mevzuları kaleme alan hayli şahıslar belirmiştir. Fakat buna rağmen hepsinde eksik olan taraf acı bir şekilde gözümüze batıyor: Ümanizmaya doymayış. Halbuki gözümüzü her gün biraz daha fazla kendine çeken garbın mütenevvi edebiyatı karşısında, edebi hazinesini doldurmuş olduğunu sanan bugünün Türk yazıcıları bu suretle, provasız sırtına elbise geçirmeğe kalkan bir insan manzarasını arzediyor. Kapkaranlık bir dünya içerisinden teolojik örtüsünü silkip atan İtalyan edebiyatının on dördüncü asırdan on altıncı asra kadar edebi dünyasına aktardığı malzeme, o zamandan bugüne kadar elde ettiği dört asırlık zenginliklerden daha az mı değerlidir? Malherb’den Voltare kadar uzanan devrin ölüye sığmayan rolünü hangi Fransızın inkâra tahammülü vardı? Bütün bir ümanist hava, doktor Favustun yaratıcısını beslememiş olsaydı Almanya daha çok düne dayanan bugünkü edebi saltanatını idrâk edebilecek miydi?
Cevaplarının başında “hayır” bulunacak olan bir sürü suali böylece uzatabiliriz. Fakat muhakkak olan bir şey varsa o da, bizim, ilk klâsikler ve bütün bir Yunan, (Greko – Romen) hava ile beslemek mecburiyetinde olmamızda bugünün edebiyat sahasının ne kadar genişlediği, yarına ait, idealize edilmiş kozmoğrafya meselelerinin, ve eski falcılığın bile birçok fatalist görüşlerle edebiyatın mevzuları arasında yer aldığı bir zamanda, hâlâ o eski ve muayyen sesleri kanıksayışın biraz da demagojiye düşmek olacağı, hülâsa palifanik bir çağ içerisinde, hâlâ o manofon âlemin ninnilerini dinlemenin biraz da edebi hızı köstekliyeceği söylenebilir.
Fakat bugün samimiyetten çok şey kaybetmiş, âdeta cihetini gösterecek olan ibresi bile kırılmış bulunan insanlığın o eski sanata ne kadar ihtiyacı var. Hele meseleyi yalnız bizim menfaatimiz bakımından düşünecek olursak mevzua verilmesi gereken önemin bir kat daha artacağı aşikârdır.
Belki bugün bir İfijeni’yi içimizde tasavvur etmek güçtür. Fakat beşeriyet gerçek bir vatan sevgisinin içi sızlatan ifadesini bu kadar samimiyet içinde sevgili ifijenisinden başka kimden işitebildi? Dev gibi bir kahramanken, oğlunun boş ve artık dilsiz kalmış olan cesedini istemeye gelen babaların gözyaşları karşısında bir çocuk gibi ağlayıveren mahlûkları kim bu kadar tatlı, bu kadar açık anlatabilirdi? Andromak’da evlât mı, vatan sevgisi mi hangisini üstün tutacağını şaşıran kadınlığın iki kurt gibi duygularını kemirip duran bu beşeri hisler karşısında çırpınan nasibi, hangi kalemde bu kadar kuvvetle anlatılabildi? Hele renk renk kelebekler gibi gözlerimizi okşayan kırların; ve onların şiir dolu çocuklarının şarkısını Arkadyalı, Halikarnaslı ustalardan başka kimin dilinden böyle şirin, böyle içe yakın ve böyle insanı okşayan mısralar içerisinde dinleyebildik?
Dünya bir iki asır onları taklit ile vakit geçirmişti. Buna rağmen bu taklit işi hangi devirde bu kadar asil bir sanat halinde kalabildi?
Gerçi bugün yazılarında şehre hiçbir şey borçlu olmadıkları görülen bazı şairlerimizin garip idillerini dinlemek bize uyuşukluk veriyor. Eskilerin vatan için gösterdikleri bu feragat, Romanesk bir hava içerisinde inanışımızı tırmalıyor. Bütün bunlar pek tabiî şeyler olup değişen hayatla değişen şiirin senfonisini hatırlatıyor. Fakat bir şehrin şiiri de bize yavan gelirse, ve duygularıyle köye bağlanan bir milletin içinden çıkanların hikayelerini de garipsersek eksik bir tarafımız bulunduğunu düşünmek gerekmez mi?
Bugünkü hayatın akislerini bile böyle çarpık ve tatsız bir surette anlatan eserler samimilikten uzaklaştıkça bu akortsuz müzik yolundan dönemeyeceğe benziyor. Ümanizmanın havası, Yunan ve lâtin dünyası, bu âlemin asil ve samimi insanları.. Bütün bunlar bize yabancı kaldıkça veya duygularımıza samimi olmak fikrini ihtar etmedikçe, edebiyatımızdaki bugünkü manzara, bu bahsettiği şeyler hakkında kendilerinin de şüphesi bulunan insanların konuşmaları sona erebilecek midir?
O Agamemnonları, o feragat sahibi kızları, dünkü örtüsünden soyuverip bugünkü hayata sokmak, sevgili Beyazıdı istemeye istemeye rakibi Raksanın kucağına atan Atalinin gözyaşlarını yeni bir hayat dekoru içinde, başka sebeplerle, bugünün kızına döktürebilmek, gözüne batırdığı mille büyük insanlık faziletini gösteren Tepli hükümdarlarla bugünün ilâhlarını düşünmek, dünün samimiyetine inerek bugünü yakalayabilmek.. Bütün bunlar o büyük ustaların havasını içmekle mümkün olabilecektir.
“Bu güneş altında söylenmemiş bir söz kalmadığını” çok iyi bilen o insanlar, bize kılçıklarından ayrılmış buğday taneleri gibi hayat içinden seçip çıkardıkları meseleleri anlatıp durdular. Ne kadar sade, ve ne kadar görüp yaşadıkları şeyleri söylüyorlardı.
Bugünkü Türk şiirleri içinde uzak bir diyarın hasreti duyanlar var, niçin?
Henüz yirminci asrın, dişten tırnağa kadar makineleşmiş, kalabalık, maddi sefalet ve haykırışlar dolu bir Avrupa memleketi halinde miyiz? Bu nostalji nereden geliyor? Sükûn içinde, tatlı, bin bir renkli güzellikler içinde yüzen Anadolumuz mu bu genç arkadaşları böyle boğup tıkayarak uzak ülkelere kaçırtıyor?
Hayır, hayır mesele şurada. Bu eksantrik şiirler ağır ve edebi yüklerini boşaltmış olan bir çağ Avrupasının can sıkıntısından söylediği güzel sözlerdir. Ve yeni yetişen şair arkadaşlar bütün yakıcı, ısıtıcı varlıklarına rağmen hep samimi olmamak yüzünden bu yola dökülüyorlar. Sonra köylüden bahseden eserleri düşünelim: Senelerden beri Türk köylüsü ya baştanbaşa aç ve mazlum, ya baştanbaşa tok ve rahattır. Romanların bir çoğunda geçen Türk kızları ya sadece salonlarda gezen takımındandır, yahut da bütün medeni şartlardan mahrum kimselerdir.
Bütün bu samimî olmayan görüşlerin, bu garp taklidi eserlerin üzerimizde bıraktığı tesiri bir şeyle yok edebileceğiz. Eski klâsiklerin yakıcı samimiyetine irebilmekle. Görüp yaşadığımız, duyup hazmettiğimiz şeyleri, ancak bunları, onlar gibi, evvelâ kendimiz inanarak bütün bir samimiyetle anlatabilmek.
Nurullah Atacın istediği gibi mutlaka lâtince ve eski yunanca bilmek mi lâzım? Bence hangi dille olursa olsun her şeyden evvel onları okumak gerek. İster lâtince dilinden, ister Hotanto dilinden…
