Ne Hûn destanı, ne Almanların Nubelungen efsâneleri, ne Fadovsî’nin Şahnâme’si, ne de Hugo’nun büyük Fransız yenilgisine ağlayan Vaterloo şiiri. Hiçbiri, onun “İstiklâl Marşı” ve “Çanakkale Şehitlerine” seslenen destanı gibi gökyüzüne doğamadı.
R. Şardağ
ÂKİF DİYORUZ AMA…
Rahmetli Âgâh Sırrı Bey, Türk Ansiklopedisi’ne, Mehmet Âkif Ersoy maddesini yazmamı isterken telaşlı, biraz ürkek, “Aman Şardağ, bunu senden istiyorum.” Demişti ve eklemişti:
“Kendilerini sağda ve solda kalıplayanlar için Âkif’i, çek çekebildiğin kadar. Herkes onu lastik gibi yönlendiriyor.”
Ansiklopedilerde anlatım tarzı ortak bir nitelik taşır. O satırlarda, kişisel çizgilere yönelik hükümlerden, duygusallıklardan çekinilir. Ansiklopedik uslûbun dışına taşılmaz.
Edebiyat tarihimizde, klasikleşmiş yazarları ansiklopedilere yerleştirmek pek o kadar zor değil.
Âkif öyle mi ya?
Ersoy’umuz, siyaset yatırımlarına âlet ediliyor. Dünün halifeci ve Sebilürreşâd’çılarımızın elinde, yüce şâirimiz, bayrak! Nâzım Hikmet’teki şiirin, ideoloji kumkumacılığından geldiğini savunanlar gözünde, “Allah, istiklâl, bayrak, İslâm” diyen Ersoy, gerici.
Tevfik Fikret mi dedin? Kesinlikle Âkif düşmanı ve İslâm düşmanısın. Yaşarken de kapıştırdılar, bu iki sevgili şâiri.
İstiklâl Marşı’nı gönlüne ve milletine tâc eden de Atatürk; “Yeni kuşaklar, (fikri hür, irfânı hür, vicdânı hür) olarak yetişsin” diyen de aynı Atatürk!
İki büyük ozanı, ölümlerinden bu kadar yıl sonra bile horoz dövüştürür gibi dövüştürüyoruz; ayıp, ayıp!
Halbuki ikisi de…
Halbuki ikisi de Osmanlı İmparatorluğu’nun son kokuşmuş istibdâtına karşı çıktılar. Fikret, “Hân-ı Yağma”da yani (Yağma Sofrası)nda, Osmanlı saray döküntülerinin suratına tükürürken, Âkif de onlar için, “Cümlesi hırsız çetesi” demez mi? “Zıllı mevhûm – Kuruntudan gölge” dediği halifeye, hâlâ inananları, “Siz, ey insanlık istidadının dünyâda mahkûmu” diye utandıran da sevgili Ersoy’umuz.
Bir iki dizeye sarılarak…
Hangimizin, günlük konuşmalarımız sırasında ağzımızdan bir iki densiz cümle çıkmaz! Bizi biz yapan herşeyi; bir üzgü, yazıklanma, ya da öfke ânının ürünü olan bu ufarak sözcüklerle, çizgilemeye, nitelemeye kalkmada hiç de haklılık payı yok. Gericilerin, güzelim İslâm dini adına herzeler savurdukları bir ortamda, Fikret, “Târîh-i Kadîm”indeki isyan duyguları sırasında bazı tatsız dizeler sıralamıştır, doğru:
“Beşerin hayli delâletleri var.
Putunu kendi yapar, kendi tapar.” gibi. İyi ama efendim ya “Ezan-ı Muhammedî” okunurken duyduğu:
“Allahü ekber, Allahü ekber” diye başlayan şiiri?
“Bir Kudret-i Külliye var, ulvî ve münezzeh, Kudsî ve muallâ ona vicdanla inandım” diyen dizeleri?..
Âkif’te de…
Elinde İslâm’ın bayrağı, gönlünde Kur’ân, Allah istibdât düşmanlığı, Kurtuluş Savaşımız, Türk milliyetçiliği ve Cumhuriyet olan Âkif de Arnavutluk’un düşman tarafından işgal edilmesinde ne demişti:
“Bunu benden duyunuz, ben ki bugün Arnavudum.
Başka birşey diyemem, işte perîşan yurdum.”
Şimdi şu birkaç dizeyi cımbızla seçerek Türk milletinin yüzakı olan Âkif’imize sitem ederek küçülelim mi? Millî düşüncesinden sayırıp koparalım mı?
İşin ilginç yanı her iki ozan da inanç, ülkü ve karakter çizgisinde yanyana:
“Kıran da olsa kırıl, düş; fakat eğilme sakın.” T. Fikret
“Yumuşak başlı isem, kim dedi, uysal koyunum.
Kesilir belki, fakat çekmeğe gelmez boyunum.” M. Âkif
Çok yazdı Âkif…
Safahat 7 cilt. Son eki de var: Şehnâmeleri aşan bir boyut. Nazım tekniğine, dil güzelliğine, yalınlığına söylenecek tek söz yok. Hepsi ütünü ile şiir mi? Olamaz elbet. Ne var ki onu İstiklâl Marşı başta olmak üzere birkaç şiirin sabihi durumuna düşürecek, “nâzım”lığını övmekle yetinecek kuşbeyinlilerden de uzaklaşalım.
“Türkçeyi aruz vezni içine kimse bu kadar güçle, doğal ve rahat yerleştiremedi.”
Doğru bir yargı, ama eksik ve değerbilmezlik kokuyor. Onu, aruzun Zati Sungur’u gibi göstermek, Âkif’in saygınlığını zedelemez mi?
Bu Türkçe içinde…
Evet, siz bu Türkçe, bu İstanbul Lâti Lokumu gibi yumuşak, ılık, sevecen Türkçenin toplumsal konularla nasıl kaynaştığına bakın:
“Geçen akşam eve geldim, dediler Seyfi Baba” diye başlayan şiirinde, sosyal adâletsizliği, insanlık acısını o, çıngır çıngır ses veren, hoplayan, çınlayan Türkçenin dizelerine nasıl konul etmiş; ona bakın siz!
Güldürü, yergi, ders verme, acıma, insanlık, acımazlık, sevgi… Bunlar, kahraman bir kalemin ısısıyla doluyor dizelere. O sevimli Türkçe’yi, o kaygan aruz içine sığan şeyleri, o mazruf’u, “zarf”tan ayırmayalım.
Bir talihsizlik…
Âkif’in büyük bir talihsizliği var. “İstiklâl Marşı!” Ne Hûn destanı, ne Almanların Nubelungen efsâneleri, ne Fadovsî’nin Şahnâme’si, ne de Hugo’nun büyük Fransız yenilgisine ağlayan Vaterloo şiiri. Hiçbiri, onun “İstiklâl Marşı” ve “Çanakkale Şehitlerine” seslenen destanı gibi gökyüzüne doğamadı. Bu iki şiirlerin malzemeleri demirdir, çeliktir, top, tüfenk, mermi, savaş dumanları, savunma, saldırıdır, yaradır, kahramanlık yanında akan kanlardır. Çoğunluğu ile maddedir, öyküdür. Ne var ki hepsi Âkif’in ne tür hücrelerden oluştuğunu, insanlığın anlayamayacağı, çözüme kavuşturamayacağız kalbinde, hepsi erimiş, gönül yaralarından damlayan kanlar olmuştur.
Ders verir gibi…
Bugüne kadar Âkif’te göremediğimiz bir şey var. Ders verirken şâir kalmak! Bu iki şaheserin gücü yanında ötekilerin Eyfel’liği gölgeleniyor. Dünyada ders veren, tersleyen, doğru yolu gösteren didaktik eserlerin görüntüsü içinde, “şiir”in sıcaklığını Âkif kadar koruyanı yok ki!
“Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı,
Asrın idrâkine söyletmeliyiz Kur’ân’ı.”
Kafamız kadar ruhumuz da havalanmıyor mu, onun dizeleriyle! Önce anlam değil, kafamıza çarpan. İçimize ılık, yumuşak duygular serpiliyor. Sonra biraz silkiniyoruz.
Biraz daha gayret.. Koca şâir, Kurtuluş Savaşı’nda, İslâmı, milliyeti, Cumhuriyeti anlatan hutbeleri gibi balyozlarını beynimize indiriyor:
“Kur’ân’dan, gerektiği kadar esinlen. Ama bunu yaparken hödükleşme. Kur’ân yorumuna 20. yüzyılın kafasıyla giriş. Bugüne gelene kadar süren uyuşuk beyinli yorumlardan sıyır kendini a güdük!”
“İçi bıçak gibi kesen, dışı kuştüyü gibi okşayan” şiirler..
Törenler, mörenler ortasında, bulutlarını sıyıramadığımız Âkif..
Şardağ, R. (4 Ocak 1987). Âkif Diyoruz Ama… Güneş/Pazar Eki, s. 10.
