– Ulan Yaşar, görelim arkadaşlığını, aylığı cebine indirir indirmeez ferteyi çekeyim demiyesin.
– Tabii be yahu, parayı bir defa alayım, göreceksiniz, nasıl birlikte ezeceğiz.
– Kuzum Yaşar efendi, bizim parayı da unutmuş olmıyasın.
-Korkma be Agobum. Sana on dört kahve borcum var; biliyorum; on sene sonra da, yüz sene sonra da bunu inkâr etmem.
Ve kahveden dışarı çıktı.
Yaşar, Oduncu Mehmedin oğlu idi. Bir ay önce anası ölmüş, kendisine bakacak kimsesi kalmamıştı. Gerçi babası bazı bızı işte çaşırdı ama, eline geçen parayı Aslanın meyhanesinde ezer, eve öyle gelirdi. Oğluna değil, kendisine bile hayrı yoktu olun. Yaşar, anası öleliberi şurada burada çalışmış, bir kaç gün bir kasap dükkanında bulunmuş, iki hafta kadar bir fırında hizmetkarlık yapmıştı.
Şimdi on yedi gün oluyordu ki boştaydı. Kahveyi borca içiyor, sattığı ceketinin parasile düne kadar güç bela karnını doyuruyordu. Dündenberi artık meteliği kalmamış oraya, buraya baş vurduya da çalışacak bir kapı bulamamıştı. Nihayet babasının arkadaşlarından meyhaneci ve bakkaliye sahibi Aslan akşamları meyhanesine çakıştırmıya gelen hali vakti iyi memurlara yalvararak, acındırarak, çocuklarının çanta ve sefertaslarını mektebe götürmek üzere Yaşar’ı müasip gördüğünü söylemiş, onlara d abunu kabul ettirmişti. Dün akşam Yaşar’ı yanına çağırarak gideceği evleri tarif etti. Ve her evden birer lira alacağını, ay sonunda, on evden, on lira toplamış olacağını, haylazlığını bırakıp namusile çalışmasını ona teker teker anlattı. Yaşar da bu sabah arkadaşlakına meseleyi anlatarak kahveden çıktı. Seviniyordu: Birer liradan ayda on lira.. Üstelik bugün ayın altısı da. Şubat da yirmi sekiz çeker.. demek ki yirmi iki gün sonra on lira cebellezi… Doğrusu ki kekâ…
O sabah on on beş dakika içerisinde bütün evleri dolaşarak boynuna astığı iri sırığa sefertaslarını ve çanlaraı dizdi. Sonra çocukları da önüne katarak yola koyuldu. Altunizade mektebi de pek uzak yerde değildi. Bağlarbaşından çocukların yürüyüşile on beş dakika falan ancak sürerdi.
Yaşar, yolda çocukları güldürüyor, onlar:
– Yaşar’a gel, Yaşar’a gel… Diye onunla alay ederek gülüşüyorlardı. Yaşar’ın şiddetli kış rüzgarlarına rağmen açık duran gömleksiz, kıllı göğsü, yırtık ayakkabısından bir kaplumbağa başı gibi dışarıya çıkmış olan başparmağı, saçlarından bir perçemin Hitlervari alnına düşmüş bulunması, nihayet arasıra:
– “Köprünün altı diken, yaktın beni gül iken” diye türkü söylemesi daha ilk günde çocukların üzerifende sevimli bir adam tesirini bırakmıştı, hatta içlerinden bazıları:
– Yaşar ağabey diyecek kadar ileri varmıştı bile.
O gün Yaşar çocukları mektebe bıraktıktan sonra kahveye döndü. Öğle yaklaşmış, karnı da acıkmıştı. Agoba dönerek:
– Bana bak ahbar dedi, e, artık işler yolunda gidiyor, bize bir yemek getir de yiyelim bakalım. Ay sonunda bütün borçalırı temizleriz.
Agop, dudaklarını büzüp ellerini üğuşturarak:
– Yaşar efendi dedi. Yemeğimiz kalmamıştır bilirsin? Hem o dört kafe de borcun avar idise..
– Canım biliyorum. Ben erkek adamım: millet duysun, on dört kahve borcum var sana işte.
– İyi ama yemeğimiz kalmadise ne yapalım?
– O başka.
Yaşar o gün akşama kadar aç dolaştı. Akşam, mektebe, çocuklara giderken aklına bir şey geldi. “Çocuklara sorarım, eğer sefertaslarında artık yemek falan bırakmışlarsa, onları yerim”
Ve akşam bunu çıcuklara sorunca, bir bağrışma, bir gürültü koptu:
– A, bende var, Yaşar ağabey.
– Benimkinde de bir dilim ekmek kalmıştı.
– Bende bir köfte olacak.
Yaşar sevindi.
– Oh, oh dedi, yaşayın be çocuklar…
Çocuklar gülüşerek ona takılıyorlardı. O, onlara: Siz gidin, ben geliyorum dedi. Fakat çocuklar, onun nasıl yeme yediğini, lokmayı nasıl ağzıma sokup, nasıl çiğnediğini görmek, onun da kendileri gibi mi, yoksa daha başka türlü mü hareket ettiğini, mesela ekmeği muhakkak eliyle mi ağzına götürüyor, lokmayı muhakkak yutuyor mu? Bunu anlamak istiyorlardı. İçlerinde birisi:
– A! Yaşar ağabey dedi. Biz de seni bekliyeceğiz, sen ye, bitir de beraber gideriz,
Bunun üzerine oda sefertaslarını birer birer açarak ne buldise iki üç dakikanın içinde yedi bitirdi.
Karnı bir derece doymuştu.
Ertesi sabah, gece aklına gelen bir şeyi yapmak istedi. İlk uğradığı evden önce çanta ve sefertasını alıyor, iki üç dakika sonra da çocuk çıkıyordu. Bu boş geçen iki üç dakikada duvarı siper alarak yemeklerden yemek… Böylelikle daha sabahtan karnını doyurarak öğleye ve akşama acıkmamak. Bu iyi bir düşünceydi. Evin kapısına gelmişti. Ve kapıya zaten gelmeden bırakılmış olan sefertasını gördü bir an düşündü. Sonra sefertasını yakaladı. Birinci kabı yokladı; sulu bir ayşekadın fasulyası vardı. Bir kısmını avulıyarak yedi. Sonra sonuncu sefertasa geçti. Bunun hakkında gelmek biraz zorcaydı. Çünkü iki börek vardı bu kapta. Ne yapsın? Birini yese belli olacak; midesinden doğru gelen bir ses:
– Ulan, onu da becerivar işte, diyordu. Hemen böreklerin üst kabuklarını koparıp ağzına attı. Ve yüzü soyulmuş kısımlarını tersine çevirerek kabuklu kısımlarını üste getirdi. Bunları yaparken gözlerini kapıdan ayırmıyor, ağzına attığı şeyler gözünü kırpıp açıncaya kadar midesine iniyordu. Bu dar zamanda aklıma bazı şeyler de geliyordu.
– Ulan, diyordu, şu insan midesi de ne meret şeymiş, bir gün yemesen duramıyorsun. Hani bizimböyle sürünmemimizin sebebi,biraz da açgözlülüğümüzden ha. Sonra zenginlere, kibarlara bakıyorum, hiç de onlar bizim gibi yemeğe düşkün değil, demek ki bi çingenelik bizde. Bizim mideler herhalde bir başka mide.
O böylece her sabah Şemsi’lerin evinde karnını doyuruyordu. Bazı gün fasulya gibi yemeklerin suyunu görüp dayanamıyor, sefertasını yakaladığı gibi kafasına dikiyor, sonra acıktırmamak için her gün Agoptan doldurduğu cebindeki şişeden fasulya üzerine biraz koyuyordu.
Nihayet küçük çocuk, bazan yemeklerinin az, bazan yağsız, bazan tuzsuz, bazan da supsulu olduğuna görüp gittikçe şaşkınlığı çoğaldığından bir akşam, babasının da bulunduğu bir sırada annesine:
– Anne dedi, bugün neden fasulyayı az koydun?
Kadın şaşırdı.
– A, oğlum neresi az, her zaman koyduğum gibi değil mi?
Sonra ne tuzu var, ne yağı. Supsulu bir şey.
– Allahallah.. Benimle eğleniyor musun yoksa? Halbuki bugün fasulye aksine çok tuzluydu.
– Değil işte.
Kadın, kocasının oğlu üzerine ne kadar titrediğini biliyordu. Kocasını oğlunun yalan söylediğine inandırmak için, koşup aşağıdan bir tabak fasulya getirdi. Hem kocasına, hem de çocuğuna birer çatal tattırdı. Babası oğluna dönerek:
– A Şemsi dedi; bu yemeğin neresi tuzsuz oğlum, yağı da iyi işte.
– Bu iyi ama mektepteki böyle değil ki..
Karıkoca bir kahkaha attılar. Ve kadın oğlunun yanaklarını okşıyarak:
Çevir kazı yanmasın değil mi? dedi.
– Değil vallahi.
– Sus çocuğum yemin etme.
Ertesi günler Şemsi, bir gün böreklerin kabuksuz, bir gün ekmeğin bir dilim eksik konmuş olduğunu söyleyince karıkocayı bir düşüncedir aldı. Yalnız çocuğuna ayda otuzkırk lira harıcıyan bir baba için oğlunun ekmeğin azlığından şikayet etmesi ne kadar acıydı?.. Sonra karısı da çocuğunu kendi kadar severdi. Şu halde onun koyduğu yemekleri kim yiyordu. Karısına dönerek:
– Yahu, dedi. Sakın Şemsinin çantasını götüren adam yapmasın bunu!
– Ne gibi?
– Yemekleri o yemesin?
Çocuk birden atıldı:
– Yooo, baba… Hiç Yaşar ağabey böyle şey yapar mı?
– Dur oğlum, sen karışma. Hem ne çabuk da ağabeyin oldu? Ağabeyliğe kıran mı girdi:
– Hayır baba. Vallahi o iyi adam. Hem baba, sabah yemek yenir mi? İnsanın midesi nasıl alır? Biz mekteple okuyoruz. Yemek vaktinde yenmezmiş insanın vücuduna faydası olmazmış…
– Oğlum onlar senin bildiğin insanlara benzemez. Onların mideleri başka, herşeyleri başkadır.
***
Yaşar, yeni işine başladı başlıyalı Agobun kahvesinde neş’e kalmamıştır. Çünkü buranın biricik güldürücüsü, biricik bülbülü Yaşardı. Hepsi onu arıyor: ne yapıpta onu bu işinden vazgeçirtelim? diye düşünüyorlardı. Nihayet Haydarın aklına şöyle bir fikir geldi:
– Azizim, dedi. Hani o bize bir çocuğun sefertasından yemek yediğini söylemişti ya.
– Evet.
– Birimiz gidip o eve haber geçelim. O vakit evin sahibi ona yol verir.
– Tamam be kardeşim.
– Tamam tamam.. Yaşa be Haydar. Ulan köpoğlu, hani senin de Yaşardan kalır yerin yok ya?!..
O gün bu işi, Muzafferin üzerine almasını söylediler.
– Peki, diyerek Haydarın uzaktan gösterdiği eve yollandı. Az sonra kapıyı çaldı. Genç bir kadın, Şemsi’nin annesi karşısına çıktı. Kadına:
– Yenge hanım dedi, gözünü seveyim, şu Yaşarı yarın bir kolaçan edin, bir dikiz geçin, onun ne anasını sattığım numaraları var bir görün.
Kadın pek bir şey anlıyamamıştı. Bunu farkeden Muzaffer:
– Yaşar, dedi, sizin çocuğun sefertasından sabahları yemekleri mideye indiriyor.
Kadın şaşkın şaşkın sordu:
– A, a… sahi mi oğlum?
– Kaldırım taşı olayım ki sahi ablacığım.
Ertesi sabah, kapının arkasında Yaşarı gözetlemeğe gelen karıkoca onun her zaman olduğu gibi içinde çorba bulunan bir tası başına diktiğini sonra da cebinden çıkardığı bir şişeden tasa su koyduğunu gördüler. Kocasının “Bekle biraz daha.. demesine dayanamıyan kadın:
– Edepsiz oğlan o yaptığın ne? diye bağırdı. Arkasından kocası da göründü.
Yaşar bir yandan burnuna yapışan çorbayı siliyor, bir yandan da şaşkın (s. 11), şaşkın çorba tasile oynuyordu. Az sonra sırıtarak:
– Affedersin, bayan abla, dedi. Fıkaralık, param yoktu.
– Pis mendebur, bize söyleseydin ya..
– …
– Bırak tasları defol.
– Ablacığım, on gündür çalışıyorum. Bir kaç kuruş vermiyecek misin? Adam atıldı:
– Sıkılmadan daha para mı istiyorsun? Öteki evlere de haber vereceğim, artık sana kimse bu işi yaptırmıyacak. Haydi defol. Ve karıkoca kapıyı hızla kapayıp içeri girdiler.
Yaşar etrafına bakmak için başını kaldırır kaldırmaz sokağın başından bir kahkahadır koptu. Muzaffer Yaşarın yanına yaklaşarak:
– Bu ne hal, kovdular mı dedi?
Yaşar vaziyeti çakar gibi olarak:
– Ulan kafirler bir oyun ettiniz muhakkak dedi.
Nihayet Muzaffer dayanamadı:
– Ne yapalım Yaşarcığım. Seni kaybeder olmuştuk. Kolay kolay yağlı kapıyı bırakmıyacağını bildiğimizden bari dedik, şunun yemek hırsızlığını ev sahibine anlatalım da onu oradan dehlesinler.
Yaşar biraz kızgın, biraz sitemli bir sesle:
– Peki, dedi. Beni bu kadar günlük paradan da ettiniz. Bu erkeklik midir?
Kimseden ses çıkmadığını görünce onların kalbini kırmaktan korkarak:
– İyi halettiniz değil mi? dedi. Birşey, değil, gelin çorbası mı imiş neymiş tadını damağımda bıraktınız.
Hepsi birden gülüştüler. O zaman Yaşar biraz daha neş’eli:
– Aldırma dedi. Siz aç, ben aç; siz tok, ben tok!
Haydar Yaşarın boynuna sarılarak:
– Ulan adın gibi yaşa be Yaşar diyordu. Hani sen aramızdan bir kuyruğu titretsen bu dünyanın tadı tuzu kalmıyacak!
– Biberi de tarçını da kalmaz alimallâh..
Hepsi birden gülüşerek:
– Yaşa be Yaşar dediler. Âlemsin vesselâm…
Şardağ, R. (8 Mart 1937). Her Gün Bir Hikâye / Başka Türla Adam. Kurun, s. 6, 11.
