Tirenimiz İzmir’e doğru bir bağ bozumu mevsiminde ilerliyor. Alaşehir’den öteye, Ege’nin cennet şehrine doğru yol alışın hazzı sonsuzdur. Uzak tepelerdeki ormanlar arasında görülen mangal kömürü dumanları, köy bacalarından, sabahın erken saatinde buğulu tabakalar halinde tütüp yayılan dumanlarla karışıyor. Tren yollarına muvazi bir şekilde uzanan kırlarda bazan ayakta dinelmiş, bazan yürümekte olan bir çoban, yanından zaman mefhumunu yutarak uçup giden bu makineye birdenbire gözlerini dikiyor, hala biraz hayran, biraz garipser gözlerle bakıyor. Siz ümit ediyorsunuz: Yarın bu topraklarda muhakkak bütün üstün kabiliyetlerile zamanı yenmiş Türk köylüsünün asıl koşusu başlıyacaktır.
Kompartımanımıza iki gözü güne kapalı bir sazcı giriyor. Omuzları da sarkık ve düşük. Derhal bir türküye başlıyor:
Yedi yıldır yatmışım
Aman aman garibem…
Bir o kadar yatarım
Aman aman garibem…
Yedi yıldır mânâsız yere yatmış yedi yıl da yine mânâsız sebep yüzünden yatacakmış. Ah bu halk türküleri!.. Halk yaralarının üzerine nasıl da şahadet parmaklarile basıyorlar. Fakat bu sesteki ulu cevhere ne diyelim. Derhal duyanlar konpartımanımıza doluştu, hatta âmâ aşıkın halinde bile başkalık belirdi adeta dinçleşti. Acı sözler, fakat bize ait sesler dinliyerek İzmir’e geldik.
Agora ve bir küçük mektepli
İzmir’e ne zaman gelsem sanat ve güzelliğe daha doğarken susamış bir dostumla beraber sık sık gezintiler yaparım. İzmir’de itfaiye müdürü olan bu ince duyuşlu insanla birlikte Agora’ya çıktık. Bir zamanlar bir mezarlık içinde gizli uyurken, sanat hayranlarının ikazlarile ortaya çıkarılan Agora’nın kapısı önünde dostum, bekçinin kızından anahtarı isterken yavruya küçük bir şakada bulunmak istedi:
– Biraz gidip otları okuyup üfleyeceğim. Bir defa üflersem artık bir daha yangın olmaz; olsa bile söner. Fakat etrafımızı alan çocuklardan biri, Misakı Millî okulu üçüncü sınıf öğrencilerinden Şükran atıldı:
– Hiç okumakla yangın söner mi imiş amca! Yangını yalnız su söndürür. Eski sanat harabelerinin eşiğinde, müsbet düşünceli bir cemiyetin küçük dudaklarda sımsıkı tutunmuş sözlerile coşan arkadaşım yavrunun alnından öptü.
Agora bu dev kıpırdanışile silkinmiş ve canlanmışa benziyordu. Tarihin içindeydik. Canlı tarihi asırlarca gerilere kayan bu halk meydanını ve harabelerini geziyoruz. İlk anda dayanaksız duran düz ve çapraz kemerler ve sütunlar gözü kendisine çekiyor. Birbirlerile öyle kenetlenmişler ki eski bir riyazi medeniyetin yanında ve sanata geometri’nin sırlarını katıştırmış olan bu canlı örnekler karşısında eğiliyoruz. Büstleri, tanrıça heykellerini, kırık eşya parçalarını, yalçına baş eğdiren bir kudretle işlerini mermerleri görüyoruz. Hâlâ dik duran ve ölüm (s. 6) süz başlarını şehire doğru uzatan sütunlar bizi düşündürüyor: Onları yapanlar çoktan toz toprak olmuş; fakat bıraktıkları mermerden hikayeler asıl boylarının manevi gölgesini sonsuz demokrasisinden bir nişandı. Küçük büyük demeden, rütbe ve künyeye bakılmadan bütün halk çocukları burada dilek ve sevgilerini birbirlerinin kalbine yaslarlardı. Agora’dan gönül dolusu bir muhabbetle ayrıldım.
İzmir’de halkevleri ve acıklı bir konferans
Ertesi gün İzmir halkevi’nde Mimar Sedat Çetintaş tarafından İzmir’in eski sanat eserleri üzerinde verilecek konferansa gittim. Fakat gördüğüm manzara pek acıklı idi. Konferansı tam (10) kişi dinledik. İzmirliler neredeydi? Nice büyük fikir ve sanat adamlarını koynunda yetiştirmiş olan bu şehirde böyle bir konferansa gösterilecek ilginin çok daha fazla olması gerekeceği muhakkaktı. Öyleyse kabahat kimdeydi? Bereket versin ki Karşıyaka halkevi imdada yetişti. Sedat Çetintaş‘ın hicranı bu sanat sever muhitte ve iyi işliyen halkevinde dindi. İzmirin göbeğindeki Bahribaba halkevinin bu içe üzüntü veren hali yanında Karşıyaka halkevini örnek bir kültür ve sanat yuvası halinde buldum. Günün, her saatinde gençlerin ve yaşlıların bir sohbet havası içinde kaynaştıkları bu halkevi seçkin bir insan olan genç reisile hiç korkusuz öğünebilir! Orada ne yaşlı fakat ne canlı kimseler buldum, ne ateşli, halkçı gençlerle tanıştım. Hele halkevi reisinin yardımile, tanışmak mutluluğuna kavuştuğum 26 yaşındaki genç şiir kabiliyeti Şükran Karakul küçük ve mütevazı insanların hayatından, küçük bir çocuk saflığı içinde ne güzel renkler vermektedir: Bakın boyundan büyük sevgilisine bu genç şair ne diyor:
……..
Sonra ben işe gidince
Seni akşamlara kadar oyalar kitaplarım.
Pek de güzel değilse de esvaplarım
Bir başkalık alıverir nikâh günü giyilince…
Ve bu temiz yürek ilk okula gittiği kış günlerindeki hazin talihini hatırlatıyor:
Sabahleyin çantamı ellerimde değiştirerek
Mektebe gideceğim.
Yine söyleneceğim
Altından su alıyor papucum diye
Akşam üstü eve dönünce anneciğim
Mangala yakın oturtacak beni
Üşümüşsün zavallı yavrucağım diye…
İngiliz Resim Sergisi
Bahribaba halkevinde, 1,5 asırlık İngiliz resim hamlelerinden renkler ve gölgeler teşhir eden İngiliz kültür heyeti sanat meraklıları için gerçekten nefis bir zevk ziyafeti verdi. Çizgi gravür bölümü, litografik resimler kısmı, ağaç üzerine gravür, linol oymalar ve bunların renklileri gibi pek çoğu İngiliz resim tekniğine has hususiliklerle süslü bulunan sergide saatlerce seyredilecek nice baş eserler karşısında kalmamak imkansızdır. Hele Taylor Erie Wilfred’in “Banyo” adlı küçük kompozisyonu, eskimiş akademik portreler yanında rastladığımız karakter portreleri ne kadar canlı. Mesela Thomaz Gains Barangh’ın yaptığı kendi kızlarının portresi karşısında sade hayranlıkla değil dikkatle durduruyor. Dış görünüşleri birbirlerinin hemen aynı olan iki sevimli yavruyu meleklikten kurtaran öyle gizli bakış ve adeta birbirine benzemiyen nefes alışlar var ki bize vaktinden önce duyulmuş bir empresyonizm zevkini tattırıyor. Ağaç üzerine gravürler arasında “dal”, “göl”, “limandan dışarı yedekleme” gibi insanı sarhoş eden bir tabiat duyusile büyülenmiş bir çok resimler seyrettim. İngiliz resminde gizli bir ateşle ressam gönüllerini tutuşturan ve kaç asırda özünü kaybetmiyen öyle bir tabiat muhabbeti var ki hâlâ insan sevgisi yanında muhteşem bir kudretle yer almakta, yeni resme bile tatlı bir akış halinde sızmaktadır. Karşısında, saatlerce bir köle bağlılığile dura kaldığım Peter Scot’un “Yabani kazlar” portresi bu görüşümün açık bir örneğidir. Dostlarımızın resim sergisi gerçekten zevk ehline gözü gönül ziyafeti oldu.
Birbirine küskün duran fikir ve sanat yolcuları
Burada nereye gitsem, nerede bir fikir ve sanatle ilgili arkadaş bulup konuşsam içime bir anlık bir rahatlıktan sonra derhal bir üzüntü çözüyor. Burada aydınlık görüşlü pek çok fikir ve sanat yolcusu var. Hemen pek çoğu beni tanımak arzularını bildirmek nezaketinde bulundular. Fakat hiç biri birbirini tanımak istemiyor. Hepsi birbirine küskün gibi. Sonra hemen hepsinde ayrı ve müstakil kalmak kaprisi var. Gösteriyorlar:
– Tanıdınız mı? Falandır !
– Peki nasıl görüşebiliriz?
– Evinden çıkmaz, felsefeye dalmıştır.
Kıraathanede otururken yanımdaki genç arkadaşlardan biri bir anda yerinden kalkıyor:
– Müsaadenizle?
– Niçin? Otursanıza!
Meğer masamıza gelen bir başka genç arkadaş onu kaçırtmış.
– Falan arkadaşın matbaasından faydalanmamıza imkan yok mu, diye soruyorum. Cevap şudur:
– Hayır o kendi başına çalışmak istiyor.
Veya bir başka sual:
– Kovan’a neden yazmıyorsunuz?
– Kovancılar benden yazı istemediler ki:
– Kovancı buna ne dersin?
O haklı olarak cevap veriyor:
– Babıali havasını uyandırmakta ne mana var!
Bir gün “İzmir sesi”nde namı müstearla yazılmış, mizah olmak lazımgelen bir manzume okunuyor. Dinliyorum. Küfürname sahibi biri kendisine çatan gençlere uluorta çullanıyor. “Kim bunu yazan” diye soruyorum.
– Meşhur muharrir falan agabeyimiz deniliyor.
İzmir’de fikir ve sanat hayatı yumuşak başlı, temiz yürekli ağabeyler mi bekliyor nedir?
Hazin bir müteariz: Dilenci
İşte güzelim beldede gönül incitici bir manzara: Dilenciler! Her sokak başında, hemen her köşe başında sabah akşam üzerlerinize doğru eller uzanıyor. Sabahleyin uykunuzdan uyanmazsanız kapıları çalmakta ısrar ediyorlar, kahvelerden içeriye giremeyince dakikalarca, dikkatinizi tırmalayan bir inatla camları vuruyorlar. İzmir’in şerefli bir gelenek yaratmış olan belediyesi de eminim ki bu hazin dilenci taarruzlarına bir son vermek isteyecektir. Bu hal gerçekleştiği gün, merhamet kesesinin hedefsiz boşalmaları duracağı gibi bazan istenmeyerek ve bilinmeden yapılmış merhametsizliklere de baş vurulmıyacaktır. Bu zengini çok seyyah şehrinde dilenciliği müzmin bir illet olmaktan kurtarmak lazım.
Şardağ, R. (7 Mart 1945). İzmir’de Fikir, Sanat ve Cemiyet Hayatı. Tanin, s. 5.
