– Bana bak Yamalı, bu işte önayak sen olacaksın.
Yamalı İsmail somurttu ve:
– Duman Ali ne gûna duruyor? Dedi?
– Yok yok, sen elebaşı ol. Anasını kandırmak senden. Hasanı kandırmak ta bizden
– Nasıl olur canım?
– Hadi işte ulan! Üç günlük gelin gibi naz etme. Şunun sonunda bir adam kandıracaksın. Şimdiye kadar yapmadığın şeydi sanki!. Az adam mı tavladın, az adam mı dolaba soktun?..
– Ulan bana bakın; çekirge bir sıçrar, üç sıçrar, dördüncüsünde ele geçer derler yahu. Duman Ali, kavurucu sıcağın yağlı ensesinde kirli siyah müvaziler halinde çizdiği terleri kolile silip:
– Oh, babam oh; dedi. Ne de çekirgesin ya! Ulan bu lâf senin gibi katırlara söylenmemiş ki!.
– Hoh, hoh, hoh!.. Pekâlâ, hadi ben anasını kandırayım. Ya Hasan’ı siz kandırabilecek misiniz?
– Elbet elbet! Sen vazifeni kabul ettin ya?
– Kabul!
Karar vermişlerdi. Hasan gelir gelmez Duman Ali ve arkadaşları onun önünü keserek bu akşam bir kadın elde ettiklerini fakat paraları olmadığı için kadının kendilerine yaklaşmadığını, kendisi Yamalı İsmaille, anasını kandırıp ondan birkaç kuruş koparabilirse kadınla birlikte güzel bir gece geçireceklerini söyliyeceklerdi.
Anasının ekmek parasını soyarak kaçması için kandırmak istedikleri çocuğu ben ötekiler gibi çok iyi tanırdım. O da onların eski ve candan bir arkadaşıydı.
Hasan, çamaşırcı Zehra’nın oğluydu. Dört yıl önce ölen babası Haydarpaşa’daki eski tıbbiye mektebinde hademelik yapıyor ve karısile oğlunu şöyle böyle geçindiriyordu. Fakat o ölünce Hasan anasının başına kalmış, zaten İbrahim aşağıdaki Ali çavuşun kahvesinde bu kıdemli müşterilerle biraz tanışıklığı olduğundan okuma soğukluğunu yokluk biraz daha şiddetlendirmiş, bir iki ay içinde o da bir serseri olup çıkmıştı. Anası orada burada çamaşır yıkayarak oğlunu geçindiriyor: böylelikle ne oğlu, ne de kendisi sırlı bir testinin suyunu hiçbir yere sızdırmadan içinde saklaması gibi kimseye bir şey açmadan kendi dertlerile kavrulup gidiyorlardı. Zehra’nın yirmisine basan oğlu gittikçe haylazlaşmıştı. Artık kumara, her türlü içkiye de alıştığından anasına musallat olmaya başlıyor; ona sık sık çullanarak kadıncağızın ekmek parası için ayırdığı birkaç kuruşu elinden alıyordu. İşte öbür arkadaşları Hasan’ın bu özel hayatını bildiklerinden ve anasında ara ara birkaç kuruş bulunduğunu sezdikleri için, Yamalı İsmail’i Hasan’ın yanına katarak anasını, Zehra’yı kandırmasını kararlaştırmışlardı.
***
– Ooo!. Gel bakalım, nerede kaldın yahu? Merak ettik.
– Ne var, niye merak ediyorsunuz?
– Merak etmek değil ama, seni otuz iki mum yakmış bekliyorduk.
– Ne var, ne oldu?
Duman Ali atıldı:
– Sorma Hasancığım. Bir paçoz yakaladık ki!..
– Yok canım, sahi mi söylüyorsun?
– Elbet sahi. Hasan, hani bir görsen, şişman mı şişman, küp gibi mübarek.
– Peki nerede?
– Yerini biliyoruz. Kurbağalının alt tarafında oturuyor. Bu akşam gelin beni dedi ama, nerede bizde o talih? Ömrümüzde bir defa böyle bir kelepire rastladık. Meteliksizlik yüzünden onu da elimizden kaçıracağız.
Yamalı, esmer ve dikişli yüzünü ekşiterek:
– Ulan, dedi. Hani hayatta para falan lazım değil diyordunuz. Baksana karıyı ele geçirmek için para lâzım geliyor.
Hasan’da bekledikleri sevinci görememişlerdi. Bununla beraber yine gülümsemiyor değildi. Duman Ali yavaş bir sesle:
– Hasancığım, dedi. Bu işi belki sen yaparsın dedik ama. Senin de canın sıkılıyor galiba?
– Birader, bizim koca karı hasta. İki gündür yatıyormuş. Mübaşirin karısı söyledi: “Git eve annen seni istiyor” dedi.
– Vah vah.. Geçmiş olsun. Geçer kardeşim. Hastalık, sağlık bizim içindir.
– Geçer, doğru söylüyorsun ama bir de geçmezse!. Kadın tehlikeli dedi.
– Canım o karı da sen eve gidesin diye söylemiş olacak. Ee?. Hasancığım ne yapacağız? Bu karıyı ele geçirebilmek için elli kuruş olsun bir yerden bulamayacak mıyız?
– İyi. Güzel bir fırsat ama, nereden bulacağız birader?
– Bir düşün bakalım. Belki senin koca karı da falan vardır.
– Yok canım, hasta kadının nereden parası olacak? Çalışmıyor ki!
– Ama bu fırsat da adamın eline bir defa geçer yani.
Hasan, biraz düşündü. Anası hastaydı. Ya daha çok hastalanacak, ya ölecek veya ölmüştü. Evine gidip onu yoklaması lâzımdı. Ama böyle bir fırsat da gerçekten adamın eline bir defa geçerdi. Hem eğer para kendisinden olursa kadından en çok o istifade edecekti. Bu hiç de fena bir şey değildi.
Birden çocuklara döndü:
– Bakalım, koca karıyı kandırabilecek miyiz? Pek söz veremem ama!
– Canım koca karıyı kandırırsın uzun etme işte. Yamalı da seninle beraber gitsin, o da sana yardım eder. Elli kuruş olsun koparıverin.
***
Zehra kadın, küçük Paris mahallesinin son taraflarına doğru düşen bir odalı kulübemsi evinde iki günden beri kendini bilmez bir halde yatıyordu. Mübaşirin karısı ona iki defa uğramış, kendi elile yaptığı yağsız pirinç çorbasından birkaç kaşık içirerek evine dönmüştü. İhtiyar kadın iki gündür dalgın bir halde uyumuş gözlerini her açışta bu tahtadan çürük oda kapısına bakınmıştı. İşte şimdi de gözlerini açar gibi oldu. Kirden simsiyah kesilmiş, yamalı, kılıfsız ve dikişsiz yorganından dağ çalılarına dönen saçlarını ince ve kuru parmaklarile arkasına doğru itti. Göz kapaklarını yavaş yavaş birkaç tonluk ağır bir taş gibi kaldırarak onların içindeki son ışıklara benziyen parıltıları, odanın şurasına, burasına gezdirdi. Duvarda, kadının babasından kalma eski bir kılıç duruyordu. Kadın gözlerini ona dikti. Kim bilir ne düşündü?
***
– Anne nasılsın ?
Derin boğulur gibi kısık bir ses:
– İyiyim.
– Üşüttün mü, ne yaptın kendini?
Kadın cevap veremedi.
Hasan anasının fena olduğunu anlamıştı. Düşündü ne yapabilirdi? Doktor, eczacı, konukomşu merhametli insanlar, bunların hiçbiri aklından geçmedi. Belki de düşünür gibi olmak için daldı. Hoş zaten bunları düşünse ne olacaktı? Doktor, ilaç, insanlar: bütün bu sözlerle kafasını boş yere yormuş olmayacak mı idi?
Bu sırada Ankara postasını yapan trenin keskin düdüğü Hasan’a birşeyi hatırlatır gibi oldu. Evet o, buraya anasından birkaç kuruş alabilmek için gelmişti. Bu akşam eğleneceklerdi. Ama anası böyle hasta olduktan sonra eğlenmenin imkânı yoktu artık. Biraz daha düşündü: Hay patlasaydı da bu sözü vermiş olmasaydı. Evet arkadaşlarına söz de vermişti. Bu ne içinden çıkılmaz ve müşkül şeydi. Şimdi anasını mı tercih etsin verdiği sözü mü?..
Kadının oğlunun kendisini düşünüp eve geldiğini gördüğü için sevincinden kımıldanıp duruyordu. İşte o da kalkmış, kendisine doğru geliyordu. İşte diz çöktü. Ve işte şimdi anasının ellerini ve yüzünü öpüp ona belki ilk defa olarak candan bir evlât gibi sokulacaktı.
Oh.. Ölüm döşeğinde olanlar, kendini çok hasta ve tehlikeli bulanlar için bir parça sıcak yüz, ve candan bir kelime ne kadar da hayat verici bir şeydi. Kadın dizlerinin dibine sokulan oğlunu gözlerile okşamaya başladı. Sonra, paslı çivilerle çakılmış bir kalasın sökülürken çıkardığı kopuk cızırtılı sese benzer bir ses; kadın öksürdü.
– Anne; geçer, üzülme. Ben şimdi gidip geleceğim. Benden yol parası istediler, vergi için. Elli kuruş lâzım, sende varsa bana ver olmaz mı?
Kadın bu sözlerden bir şey anlamadıysa da, oğlunun her zaman para isterken takındığı hal ve hareketlere benziyen bu duruşundan maksadını anladı. Fakat bir şey söylemedi. Yalnız gözü ile Yamalı İsmail’in oturduğu koltuğu gösterdi. Hasan hemen oraya doğru gitti. Yamalı da koltuktan kalktı. Kadın göz yordamile bir şey söylemek, koltuğun sağ kenarına para sıkıştırılmış olduğunu anlatmak istiyordu. Nihayet anladılar. İsmail zaten parça parça olan koltuğun yan dikişlerini sökerek kenarda bir kağıda sarılı altmış kuruşu çıkarıp Hasan’a verdi. Bir an Hasanla gözgöze geldiler. Yamalı’nın yüzü gülümser gibi olmuştu. Hasan annesinin yanına yaklaştı. Ve yüzünü biraz ellerile okşayıp işaretle ve sonra sözle tekrar geleceğini anlattı. İsmaille birlikte kapıdan çıktılar.
Sokak kapısına gelirken merdivenin sonuncu basamağında çöküp kaldı. Birden gözlerinden yaşa benzer bir şey döküldüğünü sezen İsmail:
– Hasan, dedi. Üzülme kardeşim, geçer. Ne ağlıyorsun? Çocuk musun, karı mısın sen?
Hasan’ın gözleri dolu doluydu. Bir damla yaş, bir damla ışık gibi gözlerinin ucunda duruyor, uzayıp kısalarak akmak istiyor, fakat onu itecek ikinci bir damla gelmediğinden orada kalıyordu.
Yamalı kendi kendine:
– Ulan, diyordu. Şimdi sokağa çıkalım, paçozu da bir gör. Bak bakalım, nasıl yüzün gülecek
– İsmail kardeşim, sen parayı al da git. Ben gitmiyeyim.
– Hadi canım çocuk olma! Maşallah bir şeyi yok ananın. Turp gibi kadın. İhtiyarlık, bu yaştan sonra insan elbet hastalanır. Hadi yürü, yine döneriz. Ben de güya ananı kandırmaya gelmiştim. Kadıncağız meğerse ne uysalmış.
– Hadi çabuk gidelim öyleyse.
***
– Nasıl Hasan, paçozumuz nasıl?
– Yaman kadın vesselâm.
Genç ve boyalı kadın kolunu Hasan’ın boynuna dolayarak:
– Sen, dedi. Sağ yanıma geç şöyle. Sen hepsinden çok hoşuma gidiyorsun.
Ötekiler buna içerlediler:
– Ooo!. Oğlum öyle haspi geçmiyelim. Biz de ana, baba evladıyız yahu!
Az sonra cilveler başlamıştı:
– Ne parça birader. Hani koynunda ölsem vız gelecek.
– O senin söylediğin şarkıdır, arkadaş .”Can versem kollarında“.
Yamalı son sözü söyliyen Hasan’a dönerek:
-Nasıl oğlum, evdeyken gelmek istemiyordun. Şimdi yüzün gülüyor.
– Elbette. Böyle paçozların karşısında adamın somurtması kalır mı?
– Ne o İsmail, Hasan ağlıyor muydu?
Hasan, utancını örtmek için birden atıldı:
– Canım koca karı biraz hastaydı, üzüldük o kadar.
Duman Ali, kadının ensesine doladığı kolile Hasanın başını dürterek:
– Yoo, dedi. Bak ağlamayı falan kes. Karı gibi ağlayacaksan bizim içimizde işin yok.
Şardağ, R. (30 Mart 1937). Her Gün Bir Hikâye / Verilen Söz. Kurun, s. 6, 10.
