– Üç dudağa bakın yahu! Bugün halinde bir kırgınlık var? Yoksa kocakarı ile çıngar mı ?
– Yok a canım, ne çıngarı?
– Neden öyle ise suratın Sultanahmet meydanı da gözün Tünel geçiyor?
-Ulan sahiden de öyle be Ethem. O surat ne öyle?
Ethem bütün bu sözlere kestirme bir cevap vermek istedi:
– Oğlum sizin işiniz yok da dalga geçiyorsunuz. İnsanın bir şeye canı sıkılmaz mı? Bu kadar büyütecek ne var?
Şemsi kafasını kaşıyarak ve öndeki kırık dişlerini göstererek:
– Vay, filezof vay, dedi. Ulan bu cilâlı lâfları nereden öğrendin?
Sonra Hüsam’a döndü:
– Hadi, Hüsam, şunun anasının taklidini yap da biraz yüzümüz gülsün.
Hüsam, bir meşe ağacına benziyen kalın ve üstüvane şeklindeki boynunu bir iki defa oynatıp taklide başladı:
– Ulen Etemmm!
– Hadi canım neye sustun?
– Hay başı gözü torpah olasıca kafir.
– Hah hah hah… Hadi arkasını getir oğlum.
Hüsam devam etti:
– Senin ölüm haberini getirene ikramiye vereceğim.
– Ulan Hüsam! Az domuz değilsin be! Hadi esresine, üstününe kadar kapmışsın.
Ethem dudaklarını kızgın kızgın oynattı:
– Çocuklar, haltetmeyin dedi. Bugün canım sıkılıyor. Rahat durun biraz.
– Ne var oğlum, derdini söyle de derman bulalım.
– Şu Sabih yok mu? Başmuallimenin oğlu; anama kaltak demiş!
– Vay kerata vay!
– E oğlum sen de bir şey diyebildin mi bari?
– Ne yapar da derim birader. Anam onların mektebinde hademe. Kadını tutup çıkarırlarsa hapı yuttuğumuz gündür.
– Aldırma öyleyse.
– Elden gelmiyor ki birader. Biz de kelle taşıyoruz.
Etheme üç dudak demeleri; gülerken üst dudağının ortasında tuhaf bir yarık meydana gelip sanki burada yarım bir dudak daha varmış gibi gözükmesindendi. Üzerindeki siyah çizgili ceketi, ayağındaki dizkapakları kopuk pantalonu, yakalıksız mintanının üzerine boynundan doğru sarkan kravatı ve elinden hiç eksik etmediği değneği ile o da İbrahimağa’da tanıdığım serserilerden biriydi. Kocasını Büyük Harpte kaybeden anası, baba yüzü görmeden yetim kalan çocuğunu kimseye muhtaç etmemek için her fedakârlığa katlanmıştı. Fakat son çalıştığı zengince bir evden “artık ihtiyarladı” düşüncesile atılınca üç dört ay çok sıkıntı çekip bayağı sokaklarda dilenecek bir hale düştüğünden Ethem bu zaman zarfında Ali Çavuş’un kahvesinde, rastladığı serserilerle arkadaş olmuş, artık mektebe olan hevesi büsbütün giderek onların yanından gece gündüz ayrılmamağa başlamıştı.
İşte bu acı hallere içi sızlayarak tanık olan kadın sonunda Kadıköyündeki bir ilkmektebe hademelikle girmeye muvaffak olduysa da iş işten geçmiş: çaresiz oğlunu bu hayattan çekip çıkarmanın imkânı kalmamıştı.
Ethem anasının yeni işinden tabiî çok memnundu. Ay başlarında ondan yalvararak, olmayınca zorla, o da olmayınca dayakla aldığı paraları bir iki gecede orada burada yer, sonra yeni aylık çıkıncaya kadar yirmi otuz gün kadının başının etini yer ve onu bitirirdi. Bu kadıncağızın hademelik yaptığı mektebin başmuallimi yaşlıca bir kadındı. Liseye giden oğlu ise yaramaz, haşarı bir çocuktu. Her akşam mektebe gelir, ihtiyar kadının “yapma” deyişine bakmayıp bahçedeki meyve ağaçlarının hakkından gelir; kadıncağızın yeni sildiği mermer taşlığı çamurlu, tozlu ayaklarile yeniden kirletirdi. Kadın biraz zorlasa: “Git orada edepsiz,kaltak karı” diye bağırır; onu adam akıllı haşlardı.
İşte Ethem, dün akşam bu çocuğun anasına söylediği küfürlerden birini duymuş, arkadaşları onun derdini anlıyamamışlar, nihayet o mecbur olup söylediği zaman bile kayıtsızlıkla karşılamışlardı.
– Peki Ethem ne yapacaksın yani?
– Namussuzum, bir defa kafam kızmasın. Yoksa herifi eşek cennetine gönderirim.
– Yavaş gel!
– Yavaş mı, hızlı mı görüşürüz!.
Serserilerin hepsi de bir an için göz göze geldiler. Bu gözlerle birbirlerine anlatmış oldular ki, Ethem’i kışkırtıp Sabih’e çattıracaklar, kendileri de bu yüzden boş ve bir biçimde geçen hayatlarında bir değişiklik olduğunu görerek hoş bir gün geçireceklerdi.
– Evet, evet Ethem, bu namus meselesidir, senin anan nasıl kaltak oluyormuş. Namusunu temizlemelisin azizim.
– Elbette temizliyeceğim.
Ali Çavuş’un kahvesindekiler kimi baltacı, kimi işçi, kimi ayak satıcısı, kimisi de işsiz olmakla beraber hepsini birleştiren bir şey vardı: Serserilikleri. Onların hepsi de ayrı kılıkta, ayrı iş tutan insanlar oldukları halde hepsini birden saran bir bağ vardı. Onlar bu bağa bütün varlıklarile bağlıydılar. Fakat bu kadar candan arkadaş oldukları halde, çok defa birbirlerini aldattıkları, birbirlerinin acılarile eğlence ve sevinçlerini temin etmek istedikleri nedendi?
***
Vaktinden yarım saat önce gelmişti. Sabih keratası – kestirme olduğu için – nasıl olsa buradan Seydahmet deresinden geçecek ve bir arkadaşile Çamlıca’ya çıkacaktı. Bunu çok iyi bir yerden öğrenmiş bunun için bu yol ağzında sabırsızlıkla onu bekliyordu.
Dün akşam meseleyi arkadaşlarına açıp onlardan, “Çok iyi edersin, namusunu temizlemelisin” cevabını aldığından mezarlığın karşı tarafında bulunan bir bostanın çitlerine dayanmış, onu, o alçak çocuğu bekliyordu. Evet ne olursa olsun buracıkta bir sustalı ile onun hakkından gelecek, böylelikle o da namuslu bir kadına kaltak demenin cezasını görecekti.
Arkadaşlarının her biri mezar taşlarına siper almış onu seyrediyorlar, fakat o düşüncesine daldığı için kimseyi göremiyordu.
Karacaahmet’te akşam olmak üzere idi. Selviler birbirlerine çarptıkça, bir sürü karganın gagalarile çıkardığı takırtıya benzer sesler çıkarıyor, mezarlığın derin ve ürpertici sessizliği içinde karşıki bostan beygirinin kuyu etrafında dönerken çıkardığı halsiz ayak sesleri, büyük yağsız çıkrığın çıkardığı boğuk ses bir uğultu halinde kulaklardan beyne doluyordu.
Ethem sabırsızlanıyordu. Bu Sabih keratası da nerede kaldı ya? Yoksa ona yalan mı söylemişlerdi? Boşuna mı burada bekliyordu? Ne olursa olsun biraz daha bekliyecekti. Fakat kaç para eder, arkadaşları onun mert ve kahramanca hareketini görmiyeceklerdi ki!
Ethem böyle düşünürken uzaktan Seydahmet deresinden kendine doğru gelen iki gölge seçti. Gözlerine inanamadı. Bunlar Sabih ile arkadaşıydı; peki onlar Çamlıca’ya gitmiyecek mi idi? Şu halde neden oradan geliyorlardı? Canım böyle şeyleri düşünmenin de şimdi sırası mıydı ya?
Anasının namusunu temizlemek zamanı gelmişti. Sustalıya bir el attı. Sonra, ne düşündü bilmiyorum, ondan vaz geçerek:
– Ulan, dedi. Yumruğumla hakkından gelirim be!. Bir defa yaradana sığınmıyayım.
Ethem, bu anasını saymıyan, onu çok kere döven, ona her türlü hainliği yapmaktan çekinmeyen, anasını koruyacaktı. İlk bakışta herkese gülünç gelen bu düşünce onu da şaşırtmıştı, ona da: “Anamı ben sayıyor muyum sanki?” yolunda bir sorgu sordurmuştu. Fakat gülünç de, acı da olsa bir hakikat vardı ki: Onda da, insanın ölümünden sonra bile bir iki saniye için attığı ve atacağı söylenen bir kalp vardı. Ne de olsa, onu da bir ana doğurmuştu. Kendi mahallesinin köpeğini başka mahallenin köpeklerinden koruyan bir hayvan bulunduğu gibi, kendisini doğuran bir anayı yabancı birinin küfür edişinden koruyan bir insan yavrusu da bulunmaz mıydı?
Ne olursa olsun. Sabih köpeğini tepeliyecekti. İşte o da yaklaşmış elindeki zinciri sallıyarak ve ıslık öttüre öttüre arkadaşile ona doğru geliyordu. Ethem vaziyet aldı. Sabih biraz daha yaklaştı. Nihayet Ethem’in yanına kadar yaklaşarak:
– Ulan üç dudak ne yapıyorsun?
Diye söylediği sözü bitirememişti ki kafasına yediği yumrukla yere yuvarlandı. Fakat bir hızla kendini toplayarak ayağa kalkmak istediyse de Ethem’in elindeki sustalıyı görünce titremeğe başladı. Nihayet bir sıçrayışta arkadaşile birlikte kaçmağa başladı.
Ethem, hem büyük bir hırs, hem de yarı gururla sustalıyı cebine sokarak bunların arkasından koşmağa koyulmuştu.
– Anasını bellediğimin oğulları diye haykırıyordu. Kaltak ha?
Bu sırada saklandıkları taşların arkasından fırlayan Yamalı, Duman Ali falan hepsi gülüşerek bağrışıyorlardı:
– Üç dudağa gel. Şimdi polise yakalanacak. Andavallının koşuşuna bak.
***
Beş dakika sonra İbrahimağa karakolunun komiseri Ethem’i sorguya çekmiş ve yanına bir polis katarak merkeze göndermişti. Ethem yolda polise:
– Polis ağabey, diyordu. Ne suçum var benim. Namus meselesi bu. Ben namusumu korudum!
Şardağ, R. (4 Nisan 1937). Her Gün Bir Hikaye / Bir Namus Meselesi. Kurun, s. 6.
