Bu da başka ıztırap

Postahanede çalıştığım zamanlar, içimde tuhaf hisler bırakan bir hatırayı zaman zaman hatırlar dururum.

Çalıştığım dairenin bütün memurları birbirlerine o kadar ısınmış ve bağlanmışlardı ki, vazifeye başladıktan bir ay geçtiği halde benim kendilerile samimi olmadığıma şaşarak arkamdan hemen;

– Canım bu çocuk ta ne aptal şey, kimse ile fazla konuşmuyor, ne olacak canım, ya kibirli ya budala!.. Gibi bir sürü sözler yapıştırmışlardı.

Tabiî ben de ne budala ne de kendini beğenmiş bir insan tanınmak istemediğim için bir hafta sonra hepsi ile sıkı fıkı oluverdim. Onların gerçekten imrenilecek samimiyetleri içerisine karıştım. Hepimiz de hani üzerimize söz getirmeyecek kadar gayretle, hatta zevkle işe koyulmuştuk.  Her zaman posta kamyonlarının hep aynı gürültüsünü duymamıza ve günlerin, aynı çuvallardan boşalan mektupları ayırmaktan, kıymetlilerini kayda geçirmekten, bir de paket gibi büyük şeyleri teneke kutulara atmaktan ibaret meşgalelerine katlanmamıza rağmen bu iş hiç birimizde bıkkınlık uyandırmaz; her yeni mektup açılışında elimizden geçen bir sürü adresler içinde bildik insan ve semt isimlerine rastlamak heyecaniyle, biraz da romantikleşerek seve seve çalışırdık. Yalnız aramızda bir kadın memur vardı ki o da bahsettiğim bu âlemin içinde olmasına rağmen kendini hepimizden ayrı tutar, az çalışır, yahud çalışmak istemez, kimse ile konuşmaz, daha doğrusu konuşmaz değil, kimseye ehemmiyet vermezdi. Onun bu haline bütün memurlar alışmıştı. Metelik vermezler; üstelik yürüyüşiyle, hareketlerile, kıs kıs gülerek eğlenirlerdi de…

Bu, altın renginde sarı saçlı ve saçının rengine hiç de uymayan kara kaşlı, kara gözlü birazda ablak suratlı bir kadındı. Kendisinin bütün arkadaşları tarafından sevilmediği, soğuk karşılandığını bilir, fakat hiç umursamazdı. Her sabah dairenin kapısından girerken bütün başlar ona döner, katmer katmer gerdanının biribiri üzerine yığılışı ve başının sağa sola dönüşüne bakarak:

– Hah derlerdi, işte bizimki yine kırıtıyor..

Çalıştığı yerde de çok güzel siper almasını bilir, önüne yığdığı masa ve dolap gibi şeylerden dolayı ne o kimseyi görür; ne de kimse bakındığı halde onu görebilirdi. Bütün bu haller beni fazla meraka düşürdüğünden birgün kimsenin sevmediği ve kimse ile konuşmayan bu kadınla bir bahane bulup konuşmak istedim. Fakat bu isteğimi arkadaşlara açınca onlar:

– A!… Sen delirdin mi? Dediler; bu çocuk bana sulandı diye adını çıkarır, otur oturduğun yerde bakalım!

Çaresiz arzumdan vazgeçtim. Geçtim ama, siz gelin bir de bana sorun: Sanki bir kurt zaman zaman kemiriyor ve beni:

– Git de sor, gitde sor! Diye didikliyordu.

Nihayet bir öğle yemeği paydosunda daireden çıkarken önünü keserek:

– Pardon Hanımefendi dedim, ne olur biraz bekler misiniz? Size bir şey soracağım.

Çok seviniyordum. Vereceği cevabı heyecanla bekliyor büyük bir iztirabı keşfetmek arzusiyle yanıyordum.

Fakat o kaşlarını çatar gibi oldu. Yahud yüzündeki sertlikten korktuğum için bana öyle geldi. Birden geniş ağzını yayarak:

– Ne var dedi, ne soracaksanız sorunuz bakalım!

Bende şafak atmıştı. Ne soracaktım, maksadımı bir sual şeklinde değil, önce öteden beriden söz açarak anlatacaktım. Bir daha tekrar etti:

– Ne var canım söylesenize?

– Rica ederim Hanımefendi biraz dışarı çıksak da…

– Ne olacak?

– Size çok hürmet ederim de. Hani konuşalım biraz demiştim. Terler suratımdan aşağı muvazi çizgiler çizmeye başladı. Derken yüzünde bir değişiklik olduğunu farkettim.

O kızgın yüz gevşedi; çiğ çiğ bakan gözler biraz daha ısınır gibi oldu, dudaklar yavaş yavaş titremeğe başladı, kirpikler oynadı ve güler bir yüzle:

– Buyurun dedi, hem gidelim, hem konuşalım.

Katıla katıla ağlıyordu. Benim de gözlerim sulanıyor, onun bu acıklı halile ben de üzülüyordum. Ona niçin herkesten uzak durduğunu, buradaki arkadaşlarının fena bir insan olmadığını, ve onu çok sevdiklerini uzun uzun anlattım; bu halinin sebebini sordum.Bütün sözlerime karşı sade ağlıyor ve:

– Bilmezsiniz kardeşim, ne kadar bedbahtım diyordu.

İnce ipek mendilini gözlerinden ayırmıyor yüzünü ıslatan yaşlar ve bu arkası gelmiyen hıçkırıklar onda gizli bir ıztırabı veya büyük bir sefalet, yâhud kim bilir ne derin bir acıyı gizliyordu. Nihayet dayanamadım:

– Fakat, dedim. Neden hiçbir şey söyle miyorsunuz? Görüyorsunuz ki sizinle çok alâkadarım.

– Biliyorum, bana Hanımefendi deyişinizden sizin de bir asilzade olduğunuz anlaşılıyor..

Sonra başını biraz daha ileri iterek:

– Ah dedi, ben kimim onlar kim?

Birden bu sualin sakladığı sırrı çözmeğe başladım. Bir taraftan da bu ağlıyan kadınla birlikte ağlamak ve içimin onun acısile ne kadar yandığını kendisine anlatmak istiyordum.

“Ben kimim, onlar kim?”

– Demek dedim, kendini onlardan aşağı görüyor. Neden sanki, acaba çok mu fakir? Böyle de olsa arkadaşları ondan zengin şeyler değil ki… Üstelik ekserisi tahsilsiz, ve alçak gönüllü babacan insanlar. Ona bu halinden dolayı kızıyorlardı. Yoksa hepsi de onunla konuşmak ve aralarında onun da bulunmasını isterlerdi.

Büyük bir acı içinde sordum:

– Peki ama onlar sizi çok seviyorlar!

– Kendilerinin olsun sevmeleri. Ah bilseniz içimde ne gizli bir acı var!

– Söyleyin! Diye iztirapla kıvranıyordum.

– Evet, ben onların içinde nasıl olurum; tasavvur edin: Hep görgüsüz aşağı seviyede insanlar..

Birden:

– Hay Allah belânı versin cümlesi dudaklarımdan fırlayıverdi; ve tepemden aşağı bir soğuk su döküldü sandım. Dünyada en sinirlendiğim şeylerden biri de bu kendilerini görmüş geçirmiş satanlardır. Deminden beri bu yere batası kadın için çektiğim üzüntülere acıdım. Elim, kolum donmuş bir halde yanından ayrılırken: O ceketimden çekerek ve oksijenli saçlarını yolarcasına ağlıyor ve söyleniyordu.

– Bir paşa kızı, düşünün bir; onların içinde nasıl yaparım ben?…

Şardağ, R. (11 Birinciteşrin 1937). Bu da başka bir ızdırap. Kurun, s. 3.

Yorum bırakın