Orta mektepte okuyordum. O sene sınıfı geçmiş ve tatilde, birkaç kuruş kazanmak için iş bulmak düşüncesiyle her tarafa başvurmuştum. Fakat yaşımın küçük olması – beş on kuruş gündeliğe razı olduğum halde – bu arzuma engel olmuştu. Ne yapacaktım? İki aydan beridir ki babam ihtiyar diye işinden çıkarılmıştı. Bu yüzden annem, ben ikimiz ayda yirmi lira tekaüt maaşına kalmış ve büyük bir sıkıntı içindeydik. Muhakkak benim birkaç kuruş kazanıp eve yardım etmem gerekiyordu. Babası posta müfettişi olan iyi kalbli bir arkadaşım Kuzguncuk’taki yalılarında kendisiyle konuşmaya gittiğim gün bana şu fikri söyleyiverince biraz duralamakla beraber:
– Ne çıkar dedim, zaten babam her zaman “hayat çarpışmaktır, her şeyle çarpışacaksın oğlum” demez miydi? Ben de pekalâ bu işi yaparım diye karar verdim.
Arkadaşımın dediği gibi her sabah Hasan dededen zerzevat alacak, bir de küfe bulup mahalle mahalle dolaşacaktım. Bu düşünce üzerinde biraz duraladığımın sebebi bizim mahalleden geçmek düşüncesinin henüz on altı yaşında bir çocuk olmamdan dolayı bende uyandırdığı utançtı. Fakat sonra onun için de:
– Ne olur canım dedim, bizim mahalleye uğramayıveririm; zaten bu meseleyi babamdan gizli tuttuğum için böylesi daha iyi. Koca Üsküdar’da dolaşacak sokak mı yok?..
O akşam Hasan dede ile vaziyeti konuştum. Bu şeytan gözlü, siyah seyrek sakallı bir ihtiyardı. Kısıklıda, büyük çınarın altına yerleştirdiği tablalara ondan bundan toplayıp toptan veya perakende olarak sattığı sebzelerin kendisine kazandırdığı bir hayli para ile geçinirdi.
Bu civarda herkesin küçük bir tarlası vardı. Onların burada yetiştirdikleri zerzevat o kadar fazla bir şey tutmadığından Üsküdar pazarına indirip toptan satamazlar. – mecburi olarak – değerinden daha düşük bir fiyatla Hasan dedeye veririlerdi.. Böylece ihtiyarın çınar dibinde duran tablaları beş okka bamye ondan, on okka bamye falandan gelerek büyük yekûnla dolar ve o da bu birikmiş malları ya piyasaya indirerek toptan satar; böylelikle on beş yirmi dakikada gündeliği doğrultur; yahud da muhitin insanlarına satarak kazancını – daha kârlı olarak – temin ederdi.
Hasan dede babamı falan tanıdığından isteğimi hemen kabul etti. Zeki gözlerini kırpıp, seyrek sakalını kaşıya kaşıya:
– Oh, oh; bak dedi bundan hazzettim doğrusu. Bir mektep talebesinin bu gibi işlere girişmesi büyük adam olacağına alâmettir.
Bir iskemle gösterip oturmamı işaret ettikten sonra:
– Bak, dedi. Öteki zerzevatçılar Üsküdar pazarından bamyeyi on iki buçuğa alıp on beşe verecekler. Sen benden on kuruşa alıp on iki buçuğa satarsan fena mı olur? Hem iki saate kalmaz bütün malını tüketirsin.. Bugünlük yirmi okka götür bakalım.
Ben sevinerek:
– Peki Dedeciğim dedim.
– Baban biliyor mu bunu ?
– Hayır bilmiyor, bilse razı olmaz!
– Eh, pekalâ işte..
Hasan Dedenin yukarıki suali beni epi düşündürdü. Öyle ya, babam her şeyi kabul etse bile her halde sırtımda küfe ile dolaşmama razı olmazdı. Sakın bunu duyup da babamı öyle çıtkırıldım bir adam sanmayın. Belki beni, daha on altı yaşında olduğum için küfedeki ağır yükü taşıyamaz diye bu işten menetmek isterdi.
Her ne ise durumu babamdan gizlemiye, bakkaldan çıraklık yaptığımı söylemiye karar verdim.
Bamyalar tartılarak küfeye dolduruldu. Sonra ihtiyarın yardımıyle sırtıma yükleyiverdim. Ve sanki bir kuş götürüyormuşum gibi sevinçten, arkamda çok hafifmiş gibi duran küfeyle tramvay caddesini boyladım.
O hızla, bir saat sonra Kuzguncuğa varmıştım. Önceleri bana çok hafif gelen yüküm Kuzguncuk yokuşlarında sırtımı ezmeye ve on altı yaşına girmiş olmama rağmen zayıf vücudümün kemiklerini ağrıtmaya başlamıştı. Fakat ben hiç üzülüyor değildim. Çünkü bu işin sonunda seksen kuruş kadar para kazanacağımı, böylelikle hem gelecek ders yılına aid kitaplar için lâzım gelen parayı biriktireceğimi, hem de işsiz kalan babama biraz olsun yardım edeceğimi düşünerek yorgunluk duymak şöyle dursun sevincimden her şeyi unutuyor, üstelik sesime biraz daha tatlılık ve mana vermeğe çalışarak bağırıyordum:
– Böyle bamya bir yerde görülmemiş babam!… Çamlıcanın bu. On beşe almayın; on iki buçuğa bu mal!.
Bu acayip bağırışımdan mı, yoksa bamyenin ucuzluğundan mı nedir, her evden başlar uzanıyor ve hemen her kapının önünde durarak az çok bir şeyler satıyordum. Bir aralık sırtımda hemen, hiç ağırlığı kalmamışa benziyen küfeyi bir kapının önünde indiripde içine baktığım zaman ya bir, ya da bir buçuk kilo kadar bamye kaldığını görünce hemen bir sevinç yaygarası kopararak ve;
– Haydi yallah!… diye bağırarak eve gitmek üzere yokuşu koşa koşa çıkmağa başladım. Gülümsiyen yüzüm düşüncelerimi gizliyemiyecek bir haldeydi:
– Şimdi yetmiş kuruş kadar bir kârım var demektir. Bunun elli kuruşunu babamın haberi olmadan yastığının altına koyarım. (Çünkü babam cebinde kahve parası bile olmadığından evde kalıyor ve oturmaktan canı sıkıldığı için büyük bir iç sıkıntısı ve üzüntü içinde boyuna yatıyor, kalkıyordu.) Beş kuruşunu da sinemaya ayırırım, kalanını anneme veririm kitap parası için saklar… Sonra hiç olmazsa adamcağız evde yatıp durmaktan kurtulacak ve göğsünü gere gere dışarı çıkıp gelecektir.
İşte bunları düşüne düşüne eve geldim.. Bu evi de çok severim. Kira olduğu halde ona haddimiz olmıyarak ısınmışızdır. Belki babam yatıyordur, onu uyandırmayayım diye sokak kapısını yavaşçacık açtım. Karşıma, sofa, soluk ve yırtık kilimlerimiz ve biraz sonra başı çakılı annem çıktı. Hemen boynuna sarılarak kazandığım paraları gösterdim. Sonra onunla konuşarak parayı babama nasıl vereceğimizi kararlaştırmaya başladık. Gürültü etmemeye çalışarak birbirimize sus işaretleri yapıyor ve gülüşüyorduk. Sonra annemle birlikte ayaklarımızın ucuna basarak babamın yattığı odanın kapısına yaklaştık. Annem bütün bu hallerden dolayı gülüyor, hele ben onu, “yapma!” diye yavaşça çimledikçe bu sefer kendini tutamıyarak katıla katıla gülüyordu. Nihayet ben kapıyı iterek içeri girdim. Baktım, babam uyuyordu. Usulcacık yatağına yaklaşarak elli kuruşu yastığının altına koydum ve çıktım.
***
On beş dakika sonra babamın odasında bir hareket duyarak kapısına koştuk. Galiba babam giyiniyor, kahveye gidecek düşüncesiyle kapının deliğinden bakmaya başladık. Fakat karşılaştığımız manzara çok acıydı. Zavallı babam yatağının içinde oturmuş, avucunda benim yastığının altına koyduğum paralar olduğu halde ağlıyor, ve acı acı hıçkırıklar arasında küçük mavi gözlerinden sakalına ip gibi yaşlar iniyordu.
Şardağ, R. (20 Birinciteşrin 1937). Babamın Gözyaşları. Kurun, s. 3.
