Üç tekerlerli bisiklet

– Buranın kapısı nerede yahu?…

– Ne istiyorsun babalık, dur bakalım, camlara sürünüp durma! Oğuncaya kadar kollarımız koptu zaten..

– Canım yemek yiyeceğiz, uzun etme işte.

Garsonlar yarı hayret, yarı gülme ile karışık bir bakışla ihtiyarı iyice süzdükten sonra kapıyı açtılar. O, bir elinde ucu sivri bir değnek, bir elinde de çıkın hırpani kılığiyle içeri girdi.Yüzü bir çocuk gibi gülümsüyordu. Garsonların afallayıp geri çekildiklerini ve kendisini şaşkın şaşkın süzdüklerini görmeden masalardan birine yanaştı. İskemleye, ağır ağır, alafranga bir salonda olduğunu anlayan bir insanın titizliğiyle oturdu. Sonra onlardan tarafa dönerek:

– Bize yemek yok mu? Bir şey getirsenize! diye emretti.

Fakat deminden beri bu üstübaşı paramparça adamla bu lüks lokanta arasında bir münasebet aramaya çalışan garsonlar o kadar dalmış gibi görünüyorlardı ki, ihtiyarın dediğini işitmediler bile.

O zaman sert ve kısık ses yine, bu sefer daha kuvvetli olarak duyuldu:

– Bize yemek yok mu yahu?..

– Ha!. Ha. Peki ne istersin? Söyle bakalım.

– Yiyecek iyi bir şey getir işteç

Garson, ihtiyarı bundan daha çok memnun edecek bir yemek bulunmadığını düşünerek önüne bir tabak kurufasulye koydu. İhtiyarın gülümseyen yüzü biraz ciddileşti. Esmer yüzünü sert bir çalı yığını gibi kaplayan seyrek siyah sakallarını kaşıyarak:

– Yahu, şöyle güzel yemekler yok mu?

– Ne istersin baba, söylesene?.

İhtiyar biraz şaşkınlık geçirir gibi olduktan sonra etrafına bakındı. Halinden maksadını iyice anlatamadığı anlaşılıyordu. Birden ayağa kalktı. Ve; “ben bakayım bari” diyerek aşçının bulunduğu, lokantadan camekânlı bir bölme ile ayrılmış kısma doğru ilerledi. Fakat yürürken “pat” diye bir iskemle devirdiği için müşterilerin hepsi de başlarını ondan tarafa çevirdiler.

İhtiyar, aşçıya bir kızartma göndermesini söyliyerek yerine oturmaya geliyordu.

Şimdi lokantadaki bütün gözler ona çevrilmişti. Garsonlar hâlâ şaşkın şaşkın bakınıyor, sarı bıyıklı bulaşıkçı, aşçının kulağına bir şeyler söyliyerek gülüyor; o, bu hareketlerin hiç birini görmediğinden sessizce önüne getirilecek yemeği bekliyordu. Yırtık mintanının altından, toz toprak içinde kalmış kıllı göğsü, paslı teneke gibi görünüyor, şımarık bir çocuk gibi yerinde durmıyan gözleri lokantanın kapısına, masalarına, duvardaki tablolara bakıyor; ve bu gözler müşterilerle tesadüfen karşılaşınca utanır gibi önündeki tabağa dönüyordu.

İşte o zaman çatalla, kaşıkla oynıyarak tuhaf tuhaf hareketler yapıyor; ve birdenbire aşçıya doğru dönerek yemeğin neden geciktiğini sormak istiyordu.

Belki de lokantaya ilk gelişi idi bu onun. Müşterilerin şaşmakta, garsonun kapıdan girerken:

– Dur. Camları kirleteceksin, sürme, kolunu babalık! Demekte ve şaşkınlıklarını giderdikten sonra ihtiyarın önündeki peçeteyi kirletmesin diye kaçırmakta hakları vardı.

Kızartma gelmişti. Şimdi ihtiyarın gülümseyen yüzünde belli bir sevinç okunuyor ve önündeki çatalı mı bıçağı mı bunların hangisini ve nasıl kullanacağını düşünmekten bir türlü yemeğe başlıyamıyordu.

– Bak yahu, bir de çocuğa akılsız dersin. Nasıl gözü görüyor, böyle şeyleri.

– İyi ama karıcığım, hep böyle şeytanca şeyleri görür.

Altı yedi yaşında varmış gibi görünen çocuk, yün hırkasının verdiği sıcakla kızarmış yüzünü bir şey düşünüyormuş gibi gererek:

– Bak anne, dedi. İhtiyarı görüyor musun? Nasıl yemek yiyor, tıpkı bizim finoya benziyor, değil mi?

Karı koca, çocuklarının gösterdiği yere baktılar. Gerçekten ihtiyar sol elinde çatal, sağ eliyle eti ağzına götürmüş, hem somuruyor, hem de gözleriyle etrafa dikkat ediyordu. Köşedeki akıllı çocuğun kahkahasını duyar duymaz gözlerini o tarafa çevirdi. Kendisine doğru hayretle uzanmış başlar ve dikkatten çatlıyacakmış gibi dikilmiş bir sürü gözlerle karşılaşınca yaptığından utanan bir çocuk gibi eti tabağa bıraktı.

İhtiyar karnını doyurduktan sonra ağzını çıkınının kenarına sildi. Sonra onu koltuğunun arasına sıkıştırıp ucu sivri sopasını da öbür eline alarak garsona sordu:

– Kaç kuruş vereceğiz?

– 27,5

Yüzünde okunan zengin tüccar haliyle:

– Peki, dedi, al şu lirayı da gerisini getir. 

Garson paranın gerisini getirip verdikten sonra:

– Baba, dedi, sen ne iş yaparsın?

– Rençberlik oğul! Bugün haftalığımızı aldık ta.. Şöyle bir güzel yemek yiyelim, dedik.

Akıllı çocuğun masasındaki hararetli konuşma yeniden başlamıştı:

– Nasıl kocacığım, küçüğe bisikleti alacaksın değil mi? Artık sen de anladın ya zekâsını?

– Doğrusu karıcığım; ihtiyarı finoya benzetişine çok hayran oldum doğrusu. Hakikaten ne kadar da benziyor.

– Baba, üç tekerlekli olsun bisiklet, emi?

– Peki yavrum, üç tekerlekli olsun.

Şimdi garsonlar, müşteriler, odasından dışarı uğramış aşçı ve bulaşıkçılar ihtiyar rençberin arkasından sessizce bakınıyor ve kapının açılması lâzım gelen kanadını bilip bilemeyeceğini, merdivenleri ne halde ineceğini düşünüyorlardı.

Fakat o, merdivenleri güzelce indi. Ve belki be bir tesadüf eseri itilmesi gereken kapıya dokundu. Kapı açıldı; sonra elinde çıkını ve ucu sivri sopasiyle çıktı, gitti.

Şımarık çocuk babasının yakasına yapışmış, bir türlü bırakmıyordu.

– Baba üç tekerlekli olsun olmaz mı?   

Şardağ, R. (18 İkinciteşrin 1937). Üç Tekerlekli Bisiklet. Kurun, s. 2.

Yorum bırakın