Trende mukabele

İlk bakışta insanı üzerinde durduracak bir tarafı yok gibi idi. Tren Pendiği geçip de Ankara yolunda bir hayli ilerlemeye başlayınca kompartımana çöken sessizliği yırtmak ve her seyehatte âdet olduğu üzere nereli olduğumuzu, nereden gelip nereye gittiğimizi, ne iş yaptığımızı biribirimize sormak lüzumunu duyduk.

Trene bindiğim andanberi hiç de beni alâkalandırmayan kadın şimdi  gözlerimi  kendinden tarafa çevirtmişti. Beş kişi idik. Eskişehir’de inecek olan ihtiyar, kadın yolcu ile ahbablığımız cansız bir haldeydi. Onların yolun yarısında bizden ayrılacaklarını bildiğimiz için resmî bir  ahbablıkla, âdeta isteksiz, söz düştükçe konuşuyorduk. Yol ilerledikçe şehirleşmiş birer köylü oldukları anlaşılan genç karı koca beni daha çok sarıyordu. Onların saf görünüşlü zeki konuşmalarını dinleye dinleye Ankaraya  kadar olan yolculuğumuzun sıkıntısız geçeceğini tahmin ediyordum. İkisi de Ankara’nın “Kayaş” nahiyesindendi. Erkek çok zayıf olduğundan karşısında oturan karısı tıknaz ve iri vücudile daha hâkim duruyor, ondan yaş cihetinden de büyükmüş gibi görünüyordu. İstanbul’a on gün için gezmeğe gelmişler. Yeni evlilik hayatlarının üzerinden henüz gitmemiş olan tatlı sarhoşluğu içinde eğlencelerini, gezdikleri yerleri anlatıp duruyorlardı. Naşid’den, Dümbüllü’den uzun uzun konuştular. Genç adam bakkal olduğu için köyde daha pahalı satmak üzere İstanbul’dan ucuz elbiseler almış ve onun satılıp satılmıyacağını düşünüyordu. Bir aralık karısı:

– Bana bak dedi, onları satarsan beni Çankırı’ya da götürecen mi?

– E, karı! Bak on gündür dolanıp duruyon; hele artık biraz dinlenelim.

– Ya… İstanbul’da iken götürürüm demiştin ya?..

– Olur, hele dur gideriz.

Önce onun şımarık çocuklar gibi bana çok soğuk gelen hareketi yavaş yavaş düşüncelerimi değiştirmeğe başlamıştı.

– Ne olacak, saf kadın diyordum; çocuk gibi bir şey. Arada bir, müteassıp kocasını korkutmayayım diye yüzüne bakmaktan çekindiğim bu güzel kadının tuhaf, manalı gözleriyle karşılaşıyordum. Toparlak, kumral yüzünde ne güzel görünen iki çift yeşil gözleri vardı. Omuzlarından aşağıya kadar uzanan saçlarının mavi başörtüsü altında kalan kısımları alnının üzerinde küme küme daireler meydana getiriyor, ağız ve burnunun küçüklüğü, kırmızı, şişkin yanaklarının irileştiği yüzünde ilk bakışta gülünç bir hal alıyordu.

Zaman zaman kocasından fırsat bulup ayırdığı bu yeşil gözlerle bana bakıyor; ben de ne yalan söyliyeyim bazan güzel ve temiz hislerden uzaklaşarak bu bakışlara mukabele ediyordum. Artık yolun bitmesini hiç istemiyor bu gözlerden, bu güzel kumral yüzden hiç ayrılmamak istiyordum.

Fakat kocasiyle konuştuğum halde onunla hiç konuşamıyordum. Bir şey söylemek için yüzüne baktığım zaman başını pencereden tarafa çeviriyor o zaman ekseriya kocasının çatık kaşlarını görüyordum. Bu sıkı vaziyetten kurtulmak için arasıra kompartmandan dışarı çıkıyor şöyle on on beş dakika pencerelerde vakit geçirdikten sonra tekrar içeri giriyordum. Fakat kapıyı açar açmaz gözlerim yine gözlerini buluyor; o zaman, o yeşil gözler, kocasının kontrolünden de korkmadan sanki bana: “Neden benden kaçıyorsun?” der gibi dakikalarca bakıyordu.

Eskişehir’i geçmiştik. İki köylü kadın inmiş, trende üçümüz kalmıştık. Bir aralık genç adam da benim oturduğum kısma uzanıverdi. Şimdi benim gibi o da eminim ki kocasının uyumasını sabırsızlıkla bekliyordu. Adam horlayan cinsinden de olmadığı için uyuyup uyumadığını anlamak meseleydi. Ya bizi kontrol ediyorsa. Ah genç adam uyumuş olsaydı da onunla bir konuşabilseydim. Bir aralık genç kadının gözlerinin benimle konuşmak ister gibi bir vaziyet aldığını gördüm. Ve istediğim de çıktı.

– Sen Ankara’ya mı gidiyon?

Aklım başımdan gitmişti. Demek sahiden benimle konuşmak istiyordu. Onun “sen” diyen bu saf köylülüğü içinde ne güzel, ne temiz bir ruhu vardı.

– Evet dedim, Ankara’ya gidiyorum. Siz de Kayaş’a değil mi?

– Ha, biz de Kayaş’a gidiyoz.

Bir an için ikimiz de susmuştuk. Fakat o bir şey söylemek ve gözleriyle bunu anlatmak istiyordu. Birden ayağa kalktı. Bana “gel” işareti yaparak kompartımandan dışarı çıktı. Sonra pencereye dayanarak gözleriyle bana bakmaya başladı. Artık ne olursa olsun, gidip onu çok sevdiğimi söyleyecek ve hattâ mümkünse kimse görmeden orada beyaz, yumuşak bileklerden olsun öpüverecektim. Son defa kocasına baktım; uyuyordu. Hemen kadının yanına gittim. Fakat tam söze başlıyacağım sırada o pembe ve etli dudaklarını bükerek:

– Sana dedi, İstanbul’dan beri onu soracak oluyom; siz İstanbullular ne aptal şeylersiniz be ?.. Böyle saçlarını kadınlar gibi uzatmışsın. Sonra gözüne de züppeler gibi bir gözlük takmış, baykuşa  dönmüşsün.  

Şardağ, R. (12 Birincikânun 1937). Her Gün Bir Hikaye / Tirende Mukabele. Kurun, s. 8.

Yorum bırakın