
Bu başlık her şeyden önce akla şöyle bir düşünce getirebilir: “Rasim okunmuyor mu?” Belki bir hakikati ifade etmiş olacağım: Okunmuyor. Çağ çağ, hattâ ölümlerinden sonra bazı kimselerin okunmayışı değersizliklerine kati bir işaret olmasına da herhalde kıymetleri hakkında insanı şüpheye düşürmekten alıkoyamıyor. Buna rağmen ben Ahmet Rasim‘in okunması lüzumunu anlatmaya çalışacağım.
Gözünü Avrupa’ya çevirdikten sonra garpçı fikirleriyle şarklı hisleri arasında, büyük emeklerine karşılık bir türlü akort husûle getiremiyen edebî tanzimatımızı müteakip yetişen yazıcılarımızın hep ayni ruhun, tanzimat atmosferinin tesiri altında, elden geldiği kadar büyük bir kudret gösterdiklerini biliyoruz. Sezaî, Kemal ve Ahmet Mithatlarla kendini gösteren o anlatış şekli, Serveti Fünuna kadar az çok noksanlıklar göstererek devam etmiş, bu garpçılar mektebi ise onu tamamiyle yıkarak yerine yepyeni bir üslup, yepyeni bir anlatma şeklini getirmişti. Artık ne esir “dilber”ler, Sezaî gibi anlatılıyor: ne de “Cezmi”nin kahramanlığını vasıflandırmak için kılıç şakırtıları, nal sesleri, savaş gürültülerinden merekkep bir üslup kullanıyordu. Halit Ziya, bize yeni duyuşlarla, yeni anlatım yolunu açmış, ve daha birçok kıymetli ediplerimiz tanzimatı hayli geride bırakmışlardı. Fakat tanzimattanberi -tek tük bazı kıymetler hariç- değişmiyen, hep aynı dekor içerisinde uzayıp giden bir şey var: Hayatı görüş!
Biz onu, bu akıcı maddeyi henüz yakalamak, evirip çevrip ince bir tetkikten geçirdikten sonra şuurumuzda süzerek geçirdikten sonra şuurumuzda süzerek anlamak kabiliyetini kazanamamış bulunuyoruz. Bu girift ve insicamsız dünyada muhakkak ki çok, pek çok şeyler görüyor ve duyuyoruz. Fakat kalemle bu hayatı, bu mevcut olduğu gibi görülmesi gereken hayatı canlandırabilmekte çok geri haldeyiz.
Şu dakikada: “Acaba Ahmet Rasim bunu yapmış mıdır?” veyahut: “muhakkak ki yapamamıştır!” gibi sözlerler itiraz edecekleri düşünüyor, hattâ: “Allahallah, bir yaşıma daha bastım” diye dudak buranları görür gibi oluyorum. Fakat dörtbaşı mamur bir hakikat olmasa bile söylemekten çekinmiyeceğim fikir şudur:
Rasim bizde hayatı gören, ve ayrıca nasıl görülmesi, nasıl anlatılması gerektiğini de en çok anlatan tek kıymettir. Ondan bu şeyin mevcut olup olmadığını anlamak için sadece küçük hikâyelerine ve şimdi renkleri solmuş, uçuk benizli birer kâğıt parçalarından ibaret olan bu sokaklarda serili duran kitapçıklara bir göz gezdirmek kâfidir”.
Ben de bir edebiyat tarihçimize uyarak: “Ahmet Rasim şunu yapmış, bunu yapmış her sahada yazı yazmış, hiç bir mektebe girmemiş, nevi şahsına münhasır bir adamdı.” dedikten sonra onun gibi şöyle bir suali sorabilirim:
“Fakat bu kadar nevi şahsına münhasır olan bu muharririn kıymeti ne?” yalnız hiç bir zaman cevap olarak:
“Hiç bir şey: veya sadece, mezar kavuklarımı lisana getiriyor… (1) diyemiyeceğim.
Bir defa her şeyden önce Rasim bunu yapmışsa -ki edebiyat tarihçisi çok güzel yaptığını söylüyor- kıymetinin üstünlüğü için bu medeniyet yetişmez mi? Ölmüş kavukları diriltebilmek, yani maziyi tekrar yaşatabilmek, (s. 14) bir muharrir için yeterli bir değer sayılamaz mı?
Sayın edebiyat tarhiçilerimizin dediği yanlış değildir: Gerçekten o bize maziyi yaşatmak hususunda büyük başarılar kazanmış olduğunu eserlerinde göstermiştir.
Çok cepheli Rasim:
Gerçekten o her sahada, her devirde yazı yazmış, fakat: sanıldığı gibi sadece günlük bir gazeteci olarak kalmamıştır. Çok yazışının ve her yolda yazışının en büyük fenalığını bizzat kendisi görmüştür. Eserlerinde yer yer bu cömert kalemden doğma teknik noksanları görüyoruz.
Realist kalemine aykırı düşen bir nokta var: Şairliği. Hemen bütün yazılarında şiire karşı duyduğu tahassürün izlerini bulmamak mümkün mü? Sonra ne kadar teknik eksiklikleri var: Kahramanlarını hemencecik vakanın içine atması, hikâye şeklindeki yazılarında teşhir sahnelerinin yokluğu veya bisitliği karşısında düğün üzerinde fazla duruş ve her kitabının sonunda muhakkak bir moralite çıkarmak arzusu; ve daha bir sürü şeyler..
Fakat onun tek meziyet olarak, yaşamasını gerçelendirecek şey hayati görüşüdür. Bir sürü gazete yazıları, fıkraları, dağınık satırları içine dalmadan sadece küçük hikâyelerine bakarak diyebiliriz ki edebiyatımızda hayatı en duru ve en keskin bir gözle görenlerden biri odur.
Realist Rasim, zaten romantizm mektebine bağlı bir yazıcıdan daha çok, daha samimi olarak hayata yakın olmak lâzım geler. Üstelik o bütün şiir taraflarına rağmen gözlerile realite arasında hiç bir vasıta tanımamış, gördüklerini bayağılığa düşmemek şartiyle süslemeden anlatmaya çalışmıştır. Daha mütevazi bir kelime kullanmak gerekirse, diye biliriz ki o, hayatı, görebilmiştir.
Ekrem ve Sezaîlerin az çok iliştikleri söylediğimiz gibi Ahmet Mithat, Ekrem ve Sezaîlerin az çok iliştikleri bir mevzu olmakla beraber hayat sahasına çıkamamıştı. Onların nefes aldırtmak istedikleri bu hastaya kaburgalarının bütün genişliğinece hava verdiren Rasim olmuştur. Bu son emek te muhakkak ki pek büyük olamadı. Rasim, hayatı nasıl gördüğünü anlatacağım hikâyelerinde realitenin müşterek vasıflarına dayanarak ve bu vasıfları yoğurarak yeni mevzular yaratamadı.
Edebi sanatımızı bir gün hakiki çehresiyle kendini gösterip insanı hürriyetini takındığı zaman belki içerisine Rasim’i alamıyacaktır da. Fakat umumî bir edebiyatımız düşünülünce Rasim’i hatırlamamak mümkün müdür; sonra biz onun hayatı parlak, aydın gören gözlerini; ve bu gözlerin şebekelerinde bütün fiziki şartlara tâbi olarak esthetiquement süzülen realiteyi görmek ve duymak ihtiyacındayız.
Hikâyelerinde karşılaşılan muhitlere bir bakın: On yaşına giren çocukların erkeklerden kaçırdıkları kafesli evler, harem ve selâmlık daireleri arasında gizli düşkünlüklerin ve bin bir kötülüklerin kaynaştığı konakları; daha derinlere inebiliriz: Bütün ince ve açık hakikatleriyle Galata sokakları, falakaların nöbet beklediği, -bugün için komik bir manzara teşkil etmekle beraber- dünün yaralarını, içerisinde toplıyan mektepler… Neler görmezsiniz?.
Ya vakalar. Yaşadığı evlerde geçen meşru olmıyan aşklar, sevici âlemleri, yoksulluklarından istifade edilip para ile insan eti satın almalar… Ve nihayet kahramanları ki: Onları da bahtsız kadınlar, cemiyete muzir insanlar, bütün sevimli, cana yakın hayatlariyle çocuklar; sopa karşısında sıralarını savmak için titreşen, pantalonları omuzlarından askılı, amme cüzlü küçüklerle; ana babalarının, canlı muhitlerinin pedagojik bir kanunla ahlâksızlık kahrına uğrayan bir sürü zavallı…
Onun sadece fıkralarına, hikâyelerine, bir göz atın neler görmezsiniz? Aslında concre bir halde bulunup sırf tahlil sebebiyle böldüğümüz bu vak’a, kahraman ve sosyete gibi kısımlar içerisinde bütün bir hayat yaşıyor. “Gülüp ağladıklarımız” gerçekten bu iki his arasında uzun seneler çalkalanıp durmuş olan bir çağ insanının yaşıyan çizgileri değil midir?
Rasim, bütün hayatında insani olan şeyleri sevmiş, cemiyetin her cihetince bahtsız insanlarına içi kanayarak acımıştır. İşte “Hamamcı Ülfet”: Orada tüylerimizi ürpertecek kadar kuvvetli bir anlatışla sevici insanların ortasında “adam”lık hislerini ve vasıflarını kaybetmiş kimselerin insanı şaşırtacak derecede kuvvetli realist bir kalemle portreleri canlandırılmamış mıdır? “Güzel Eleni” de millet farkı bile gözetmeden kaleme aldığı ve Galata sokaklarının yetiştirdiği iki zavallı yavrunun Eleni ve Yanko’nun âkıbeti bize neler duyurmuyor? Günahkâr Vedia ve onun meftunu Nâzım’ın hikâyesi, bize aile hayatımızın o devirdeki kuruluşunu ve bu kuruluşun felâkete sürüklediği iki insanı anlatmıyor mu? “Biçare genç” de düşen kadınlardan, -nefsini körlettikten sonra- “Namus meselesi” diye eteğini çeken erkekler yeni bir uçuruma yuvarlanan zavallı kadınları görüyoruz. -Çirkin kocasından ayrıldıktan sonra her çaldığı kapıdan akisler yaşatan “Firdevs”ler bütün teknik zaaflarına rağmen hayattan az şey mi gösteriyor bize:
Gerçi o, “Endişei Hayat”da sonunda, üç kişinin ölümile biten facianın sonunda: “Ziya’yı şems sabahleyin üç naş üzerinde tesiratı mihribanesini göstererek ensarı tetkike cemiyatı beşeriye içinde görülen sedatı ahlâkiyenin netayiçi müthişesini arz eyliyordu.” gibi sözleriyle bugünkü edebi görüşlere uymıyan bir ahlâk hocası tavrını takınıyordu.
Fakat eserin başından sonuna kadar ahlâk telâkkisi gösterecek hiç bir müdahale karşısında kalmadan samimi ve tabiî bir hava içerisinde sürüklenip gidiyoruz ki, bu üç dört satır bizi sıkmıyacağı gibi, onun hakkında “Ahlâk telkincisi”dir diye bir hüküm vermemize de müsaade edemez.
O bize bu elle tutulur, gözle görülür dünyamızdan bazı sesleri, bazı neticeleri, bazı hâdiseleri okuyanlara yeniden yaşatacak bir kudretle vermiştir.
Rasim’in bütün bu tipler, vak’alar, insanlar içerisinde hayatî görüşünün ne kadar realist ne kadar alturiste ve ne kadar iddiasız olduğunu artık kabul etmeliyiz. Yaşanmış bir hikâye yazmak istiyenler için o en kuvvetli bir kaynak teşkil ettiği gibi gördüğünü ve duyduğunu yaşamış gibi anlatmak istiyenler için de baş vurulacak tek şahsiyettir.
Bilmem bir edebiyat tarihçisinin onun “hiç kıymeti yoktur” veya sadece “mezar kavuklarını dile getiriyor” deyişi ne dereceye kadar hakikate uygundur.
Bütün bu şartları içerisinde de, bu vasıflara malik olduğu halde Rasim’in okunmayışını umumî bir kanuna tâbi olarak değersizliğinde bulmaktansa, kör bir kuyuya benziyen; ve içerisine atılan her taşın biraz takırtı husule getirdikten sonra kaybolup gittiği şu korkunç hayatımızın havasında aramak daha doğru olmaz mı?
Şardağ, R. (3 Mart 1938). Sanat Edebiyat / Edebi Tetkikler: Ahmet Rasim. Kurun, s. 13, 14.
