
ÇUHA keseden çantası omuzunda asılı, annesinin boynuna atılıyor:
– Anne, anne! Komşumuz Seher Teyze’nin evinden geliyorum. Hani çocuğu sünnet oluyor ya o işte.
– Oğlum, ben onlarla konuşmam ki…
– Ben konuşuyorum ama, dinle bak! Hasan’ı gördüm, cıyak cıyak bağırıyor. Annesi “benim ton ton oğlum” deyince “ton ton isterim” diyor. “Fidan oğlum” deyince de: “fidan isterim” diye tutturuyor.
Zayıf ve hayatın yoksulluk ve üzüntüden nerdeyse olduğu yere yığıvereceği kadın, ıslak gözlerini silerek yaramaz oğlunun karanlık talihini seçmek arzusunda:
– Rasim diyor, bak oğlum, hayatta iki dalım var; biri ağabeyin ve biri de sen. O babasının yanında, babası zengin, fakat ben fakirim.
Gören, anlamak isteyen ve anlayınca, görünce de birdaha unutmayan Rasim daha küçük yaşından itibaren hayatın içindedir. Büyük sanatkârlara lâzım gelen yaşama materyellerinin bazıları değil, hepsinin içine gömülmüş bulunuyor. Şehir Mektupları’nı tamamlayacak olan el, kalemini ilk intibalarıyle yontmaktadır.
Nezaman düşünsem, gözlerimin önüne Ahmet Rasim iki ayrı hususiyetle gelir: çocuk gibi, çocuklar kadar saf ve samimi ve sonra insanlar için soğumamış bir kalp taşıyan Rasim olarak, Falaka’yı hatırlıyor musunuz? Mahalle mektebine girdikten Darüşşafaka’ya geçinceye kadar uzanan bir çocukluk, gençlik ve delikanlılık devri. Fakat bütün bir Abdülhamit monarşisinin zulüm ve işkence pedogojisi, Falaka’nın sayfalarından taşmakta değil midir? Ve bize hayatını yine çocuklar gibi naif bir dille anlatan hatıratçı, kalbinin sıcak kaynayışlarını da duyurmuş olmuyor mu? Fuhşu atîk… Fakat siz onun zeki buluş ve paralarcasına tahlil edişlerine hayran oluyorsunuz. Öyle ya, madde madde, fasıl fasıl, fuhuşu izah ediyor. Hattâ bu maddelerin tâlî kısımları, zeyilleri bile vardır. Ama ne hafıza melekesinin kudreti, ne zekâ oyunlarının hünerleri o dört ciltlik eserde Osmanlı insanının koca bir devirlik çapkınlık hayatı, güldürücü, eğlendirici perdeler altında, fakat hazin ve yırtıcı mısralarıyla akıp gitmektedir. Bugün o satırları okuyanlar, sadece gülebiliyor muyuz? Elbet de dünkü hayatın “hayat” olmaktan uzak, garip seyrini yeisle seyrediyoruz. Sonra bütün eserlerinde, ana ile oğul münasebetinden o, bahsetmesin, mümkün mü? Falakayı, hatıralarını, çeşit olsun isteğiyle yazdığı hikâyeleri, fıkraları kafanızda bir altüst edin:
“- Oğlum, Rasim buraya dön !”.
“- Ah o ses !…”.
Evet, aşifte bir madama oğlunun gözleri kaydığını gören anasının sesi bu! Ve o sesin ebedî esiri olan Rasim’in, söyleyişleri duyuşlarından farksız hisleri.
Bilmem bütün eserleri arasından şöyle bir seyirle onu hatırlayabilir miyiz? Paşa amcalarının himayesinden bir midillinin üstünde mektebe gitmektedir. Fakat az zaman sonra kaçmalar, mahalle aralarında topaç oynıyarak bu paşa himayesini tepmeler görülüyor. Ama annesi korkmasın, o yine tahsiline devam edecektir; fakat yalnız kitabı değil, hayatı da birlikte çantasına doldurarak. Genç Rasim, Ahmet Mithat’ın hayranıdır, ve yavaş yavaş ilk görüşlerini anlatıyor. İşte Darüşşafaka’yı bitirmiştir; fakat Halid Ziya’nın Mavi ve Siyah’da basmıya iğrendiği ve ürktüğü Galata sokaklarının içerisinde Eleni ile Yani’nin hikâyelerini yaşıyarak. Dil öğreniyor, edebiyat kültürünü genişletiyor; fakat bir sürü ahbap konuklarının haremlerine sokularak, tanıdığı bu konaklarda “Hamamcı Ülfet”leri gözetleyip teşhir ederek.
Ahmet Rasim bir büyük ve meşhur olmuş muharrirdir; fakat hemen her akşam Balıkpazarı’nda ihtiyar utçunun dımbırtılarını, balık cızırtıları arasında dinlemekte ve daracık meyhanede toplanmış olan küçük ve çoğu bahtsız İstanbul halkının yeisli hayatına karışmakla beraber.
Ahmet Rasim o; ey muhterem ana ! Elbet sopa ve tahakküm mektebinden kaçacaktır. Bilmiyoruz, onun daha genç yaşlarından başlıyan akşamcılığı annesinin yüreğini titretiyor muydu? Fakat işte Rasim yine gözlerimin önünde; aklar inmiş saçlarını düzeltip, gözlüğünü yerleştiriyor, sonra, sanatı, hayat diye kabul ettiğine göre her şeyi, her hareketi ancak ondan bir parça koparabilmek için yaptığını düşünerek rahatlıyor. İşte kulakları tezgâhın gerisinde çermakçur dağıtan Ermeninin anlattığı hayat hikâyesini toplamakta, bir yandan da sırtı öne eğik utçuyu dürtüyor :
– Çal kambur bestekâr ! Burada herşey sana ve dertli nağmene benzer.
Udî, belki de bilmeyerek içerisine Rasim’in kalbi karışmış bir iki mısra tekrarlıyor :
Bilmem ki safa, neşe bu ömrün neresinde?
Şâd olsa gönül bari biraz, son nefesinde.
İstanbul, dilimizin, düşüncelerimizin, zevkimizin ince diyarı! Devirlerin, maceralarla karışık beldesi! İçinde tarihler kaynaşan şehir! Madem ki asırlardır onun koynundan şekil şekil “zaman”lar geçti. Öyleyse Eşkâli Zaman’ı okuyunuz. Bir asırdır gülüp ağlaşılan neler varsa Gülüp Ağladıklarımız, da durup duruyor. Şehir Mektupları! Memleket dertlerinin, memleket yaşayışlarının her sayfada sizinle konuşmak istediği kitap…
Rasim, gelecek nesillerce, gitgide küçük; renksiz izleri kalmış efsane gibi eski devirlere biraz da hayâl karıştırarak tanıttığı bir adam diye düşünülecek. Öyle ya! İşte kalabalık bir caddede, İstanbul’un bir avenire taslağındasınız: kaç tane nakil vasıtası sayabileceksiniz? Araba, otomobil, tramvay, otobüs değil mi? Fakat onun size bri anda biribirlerinden apayrı, bunlardan otuz sekiz adet sayabileceğini hatırlatabilirim. Bir piyasa mahallinde kadınlar, vücutçe nihayet şişman, zaif, balık etinde olabilirler. Ama o, – hiç düşünmeksizin şişman diyor, sonra zayıf, etine dolgun, kalçası taşkın, sırttan verme, kallâvî göğüs, zaif bacak fukarası, tostoparlak. Hani yeter demeseniz daha uzun uzun söyliyecektir. Çünkü görmemizi istiyor, çünkü görmüş, çünkü görmek için yaratılmıştır.
Bir edebiyat tarihçisi: “Rasim mezar kavuklarını dile getiriyor.” Deyip onu küçümsemek istemişti. Fakat dile getirebilmek, söyletebilmek: tarihin emekleme devirlerinden beri, telleri tamamlanmamış sanatin terennüm etmiye çalıştığı gaye bu değil mi ?
Bir ânda, yüzler hanesini aşıp geçmiş eserleri içinde küçük bir dolaşma yapın! Orada kadınlar görürsünüz; konak, mahalle, ev, sokak, aralık ve arka sokak kadınları, sonra da bekâr, evli, dul, gelin, kaynana, anne olan kadınlar.
Gençler görürsünüz; mektepli, memur, muharrir, kâtip, gazeteci, züppe, hazır yiyen genç erkekler…
Ve tekrar hatırlayın o karanlık devri: Ya susmak, ya Servetifünuncular gibi daha çok kendileri için söylemek, yazmak mecburiyeti bulunan devri. Susmanın zaruret olduğu bir devirde çoğu bilgisiz, “gülme”siz, “düşünme”siz bekliyen halk yığınlarına şiirden, elektrikten, masaldan, fizik, tarih, gazete, tercüme, fıkra, coğrafyadan ve muhasebe ve millî edebiyat fikrinden anlatıp duran koca Ahmet Rasim! Bu aziz halk hamallığının şefkatli, eşsiz nümunesi! Hepsini, herşeyi anlatıp öğretmek, duyurmak, düşündürmek arzusu uğruna, belki uzunlamasına sivrilemedi! Ve hiç şüphesiz ki o yükseklerde, yukarıda arıyanlar Rasim’e rastlıyamıyacaklardır.
Rasim’i düşünüyorum; gülüyor, çocukça, durmaksızın gülüyor, yorgun gözleri ileriye dönük, yarı kıvrılan dizleriyle pek zor yürüdüğü belli. Kucağında, dizlerinin üzerinde, koltuklarının altında, pantolon ve ceket ceplerinde bir sürü gazete, mecmua, nota, tarih, kitap, kitap, kitap… ve kalabalığa karışmış, bir gönül alçaklığıyla soruyor:
– Kusura bakmayın, zemin zamana müsait olmadı, daha iyilerini, daha fazlasını taşıyamadım.
Şardağ,R. (11 Nisan 1940). Ahmet Rasim. Yeni Adam, 276: 6-7.
