
Bu başlık, ilk anda, insana eserlerin azlığı ve münteşir edebi nazım ve nesir örneklerinin kifayetsizliğini düşündürecek. Fakat bahis mevzuu edeceğim şey, bu örneklere rağmen, edebi eserlerinize rağmen darlıktır. Edebiyatımızdaki darlık, bugünün, en büyük münevverler ve sanatkârlar meselesi olmak gerekir zannediyorum. Bütün bir klâsik divan edebiyatının -birkaç ismin, birkaç şiiri müstesna- mevzuumuza hak verdirecek kadar bariz bir darlık içinde yüzdüğünü nasıl inkâr edebiliriz? Bu sebeple değil midir ki bu devrin bütün şairlerinde hep birer ikişer mısrada veciz sözler söylemek, ziyalı yüksekliklere ulaşmak, darbı mesel ve hikmetler savurmak iştiyakı gözükür.
Tanzimat, çeşitli sanat kollarında, ne kadar çeşitli mevzulara temas etmiştir. Fakat yine bu devrin bütün roman, hikâye ve şiirlerinde bir darlık, bir küçük çenber içinde büyük muhitler inşa etmek arzusu göze çarpmaz mı? “Cezmi” bir romandır ki, müellif kahramanının harpten harbe, kıtadan kıtaya dolaştırır, binbir detaylar dünyası içinde seyrettirir, okuyucuyu “o asır içinde” her şeye götürür, herkesle tanıştırır. Birçok devlet şahları ve ileri gelenleri ile karşılaştırır. Fakat bütün bu tafsilât bolluğu içinde eser yine bir mevzu darlığına müptelâdır. Okuyucu sorabilir: Netice nedir? Nedir bütün bu kahramanlıkların, mücadelelerin sonu? Şüphesiz ki Kemal, idealizminin ateşini Cezmi’de bulmak istemiştir. Fakat roman olarak içerisindeki insani kıymetler elendiği zaman avucumuzda kalan şeylerin yekûnu göğsümüzü kabartmaz. “Bu bir romantik kitaptır denebilir; orada gayesiz coşmalar, mevzuun akarcasına, süratle yuvarlanarak dağılışı ve sona ermesi arzu edilmiştir”. Baştan başa işleniş bakımından Cezmi tarzında bir roman olan Hernanie’de ise netice hanesi hiç de küçük değil. Orada, kadın kalbinin insanî cepheden incelenişi, kurnazlık şaheserleri, hile, hodgâmlık, alacaklı karakterleri, mertlik ve feragat timsalleri bizi baştan sona kadar sarar. Meselâ “Araba Sevdası”, mevzuu darlığı bakımından ne kadar korkunçtur. İnsan, eseri okurken moralistik bir istihza ile karşılaşmasa muhakkak bıkkınlık getirir.
Ahmet Mithat’ın sayısız roman ve hikâyelerinde temas etmediği mevzu mu kalmıştır? Bu kadar geniş mevzular içinde niçin bir darlık, tıkanıklık, bir açlık ve daha başka şeyler bekleyicilik duyarız. Halbuki Serveti Fünûnun birçok günahlar yüklü edipleri içinde Halit Ziya’nın sanatı bu genişlik bakımından ne kadar kusurlarını affettirici ve büyüklüklerine okuyucuları hayran bırakıcı mahiyettedir. “Aşkı Memnu”da büyük romancı sade, Adnan Beyleri mi, Bihterleri mi, Beşir’i mi, Behlûl’ü mü bize tanıtmak istemiştir? Adnan Bey, cinsiyet kanunlarının zavallı insanlar için nasıl bir amansız sefalet sebebi olduğunu ne acı temsil eder? Ve Bihter, içtimaî hayatın şımartıp para ve mevkie taptırdığı, asıl hayvanî hayatın ise en muhterem kocalar ve hâtıralar ve kanunlar çiğnetmek üzere harekete getirdiği bu kız, ibret alınmaz ve alınamaz bir ders halinde gözlerimizin önünde nasıl canlanır durur? Romancı zahirde bir aile faciasını hikâye eder. Gerçekte bu faciadan yükselen sayısız kanunlar, bize geniş ve daralmamış edebiyatı hakkıda kâfi fikir verebilir.
Türk edebiyatının iki büyük simasını daha hatırlıyoruz ki onlar bu hastalığı aşmış, bu umumî hastalığa rağmen karantina dışında kalmış kimselerdir. Yakup Kadri ve Falih Rıfkı‘nın roman ve seyahat nesirleri bu bakımdan bize birer örnek olmak gerekir. Yakup’un, mevzuu içinde küçük teferruatla okuyucuyu karşılaştırdığı zaman nasıl bir endişe ile o teferruatın sathından derinliğine doğru indiğini görmedeyiz. Birçok cephelerden tenkit edildiği zaman birçok safhalar arzetmekle beraber onun küçücük nesir parçalarından büyük romanları olan “Kiralık Konak”ı ve “Yaban”ına kadar gidin; niçin onu beğenmektesiniz? Çünkü bir Balzacvâri endişe, müellifi sarmıştır. İster ki her sahifesi değil, her cümlesi biraz daha derin ve sayısız hakikatler anlatır olsun. Ve birçok meseleler birbiri arkasından okuyucu dimağında sıralansın. Falih Rıfkı‘nın kelimeler dünyası, bize pek dar bir seyahat hâtırası içerisinde ne geniş mevzular yaratılabileceğini gösterir. Bir hâtırayı takip ederken meselâ cümle, birdenbire, bir kelime grubuna veyahut tek bir kelimeye rastlar. Manzara derhal değişmiştir. Tefekkür kabiliyetinizin bütün kapılarını ardına kadar açan geniş bir âlemle karşılaşırsınız.
Fakat nihayet, şimdi artık biri pek seyrek yazan, diğeri politik mevzulara dalan bu iki kıymeti düşünmiyecek olursak yeni yetişenleriyle birlikte edebiyatımızın bu feci darlığı göze çarpmaktadır.
Roman ve şiir birer dünya olmaktan ziyade birer dünyalar mecmuası değil midir? Küçücük bir mevzuun genişliği veya mevzu enginliğinden mahrum dağınık mısrâ veya cümle inşacılığı bizi bu darlıktan kurtaramıyacaktır. Neden saklıyalım: Dünkülerin ve bugünkülerin bütün yazdıkları mevzu bakımından evelsi gün de düşünülüp duyulmuş olan şeylerden başka nedir? Biraz okumak zahmeti gösterecektir ki realist, romantik, hattâ sürrealist, aşkî, vatanî, insanî her roman mektebi ve cephesi, yüz yıllık edebiyatımıza yabancı şeyler olmaktan uzaktır. Fakat mesele hayli mühim, hayli ihtar edeci olmakta devam ediyor. Açık konuşmalıyız: İyi ve güzel türkçeyi çok zaman beceremiyoruz. Roman nedir? Belki hissediyor, seziyor fakat hâlâ anlamıyoruz. Şiir yazmak için 50 kelimelik bir lûgatçe veya 25 kelimelik bir argo halitası yeter vehmindeyiz. Garbın bütün şair ve romanıları hep mevzu ve orijinal bir lisan yaratmak ıstırabı içerisinde çırpına ve mücadele ededursunlar, biz yazdığımız her şeyin yaratılmış, yeniden meydana getirilmiş neslneler olduğunu sanıp önümüzü ve arkamızı görmekten kaçınıyoruz. Halbuki akıp giden hayatın sayısız mevzuu içinde mevzususuz. Lisan hâfızamız dar, muhakeme kabiliyetlerimiz kapanık, yaşama sevgimiz doğmamış veya tükenmiş, hulâsa büyük bir edebi darlık içerisinde fakat işin en acısı böyle bir darlığın mevcudiyetini hissetmeden veya hissedip de üzülmeden yaşayıp gitmedeyiz.
Şardağ, R. (15 Ocak 1941). Edebî Darlık. Varlık, 11(181): 296-297.
