
Maarif Vekâleti, Recaizade Mahmut Ekrem’in ölümünün 25 inci yıl dönümü dolayısiyle, anılmasını mekteplere tamim etmekle yerinde bir kadirşinaslık göstermiştir.
Şu anda, onu tarihin karanlıkları içerisinde, elinde gümüş saplı bir baston, ince ve süzgün boyu ile “yakacık”ta veya topraklara gömdüğü sayısız evlâtlarının mezarları önünde görüyor gibiyim. Iztırap çekmekte belki çok haklı olan bu insanın yüzünde yine sevimlilik ve hafif bir neşenin izleri parlıyor. Sonra insan düşünüyor: eğer bu zade kelimesi “temiz insan”, “doğuşta insan adam” kelimelerinden daha başka mânâlara gelen sözleri akla getiriyorsa Recaizade’den ne kadar uzaktır. İki cepheye bölünen hayatiyle iki Mahmut Ekrem düşünebilirsiniz. Bir yanda asırlar süren boş didinmelerden sonra kökünden çürüyen ağaç gibi yere devrilmiş Enderun edebiyatının yıkıntıları üzerinde yeni bir bina kurmaya çalışan 1839 dan sonrakilerin çabalaması.. O da bu âleme bir şeyler katacak değil miydi? Ama “Kemal” istediği kadar muahaze etsin; Meprizon yine lâzımdı. Katolikçe bir nostaljinin ve yarı fantasmagorik bir hülyanın iniltileri de olsa “Atala” edebiyat olmak bakımından faydadan uzak değildi. Sonra? Ne sonrası, ortada henüz yapılmış mühim bir şey mi var? Gençlikten kalan yadigârları sıralamak, takrizleri toplamak, romandan tiyatro yapmak… Hepsi, hepsi lâzım. Ya o (Zıpır) “Behruz” yabana atılır şey midir? Onu da M. Pierre’le birlikte yazıvermeli. Kendinden önce karalanmış bir sürü eserler içinde gerçi roman yok değil, fakat romana benzer bir nesneye tesadüf edebilir misiniz?
Araba sevdası tamamlanmıştır. Yorulan, yine çalışan Vuslat muharririnin ikinci cephesini unutmak da mümkün değil.
Recaizade’nin sultanideki derslerinden birine girmek üzere olduğunu tasavvur edin; herhalde bütün talebenin daha hocaları güler yüzünü kapıda gösterir göstermez, kendisini ayakta saygı ve sevgiyle karşılayacaklarını tahmin edebilirsiniz. Mahmut Ekrem nezareti celilede de böyle sevilmişti. Bu nezarete lânetler savuran Fikret tarafından da ayni hürmetle karşılanmıştı. Yoksa muhafazakâr mıydı, diyebilir miyiz? Devrinde onun kadar ileri, yeni ve yenilik âşıkı bir başkasına daha rastlamıyoruz ki…
“Üstad Ekrem”; işte bütün edebiyatımızda bir kişiye nasip olmuş ve bir kişinin hak edebileceği vasıf.
Sevilen şair, her şeyden önce seviyordu. Zaten hayatının en kötü nasibi de bu sevgidendi. Kurumuş güz yaprakları gibi birbiri ardınca dökülüp giden yavrular.. En temiz ve en yeni duygularını sarıklı ediplerin küfürle karşıladıkları günler.. Bel bağlanan aşkın cefaları gibi bütün bu karışıklıklara o göğüs gerip durdu; sevmekte devam etti. İsimsiz bir felsefesi vardı belki. İdrak kanalına giren her intiba bu insanda sevgileşiyor, her duygu bu şuurda, sanki bir sevginin kalıbı haline geliyordu. “Atala” müterciminin hayatı hep bu sevgi ve hizmet etme zaviyesinden gördüğü muhakkaktı. Şimdi belki, diye düşünmek istiyorum. Behruz beyin romanını yazmakla ne kadar üzülmüştür, bilmeden bu tipi insan kardeşlerinden herhangi birisi üzerine alınır sanarak. Ah, o gün yaşamak ve “Üstad Ekrem”e inandırmak isterdim:
-Hayır hayır, bu roman kimsenin kalbini kırmış değildir. Bilâkis eserde yapılan bir şey var: İstanbul’un bir asırdanberidir yaşıyan, hattâ bugün bile ölmeyen kozmopolit garip bir insanını canlandırdınız, bir devir hâtırasız mı çöksündü? En geri bir zaviyeden uyuşmuş bacaklarla ileriye doğru silkinen çağımız Behruz gibi bir hâtıra bırakmadan geçecekti? Ama eminim ki o dudaklarını hafif hafif kıpırdatarak gülümsiyecek ve:
-Hayır oğlum, diyecekti, maksat kimseyi kırmamaktır. Hayatımda bir de Menemenliyi gücendirdiğimi hatırlıyorum Adamcağız eserinde beni en büyük bir edip ve münekkid olarak göstermiş; bu yüzden hayli ağır sözler söyledim.
-Ne gibi?
-Gerçekten dediği gibi büyük bir edip olmadığımı.
En yeni ve çok şeyler bilen bir insanda pedantizmin kokusu bile bulunmamak, Recaizade’yi anlamak isteyenler için ne aziz vesilelerdir.
Bugün artık, uçup gitmiş bir rüyanın soluk hâtıraları gibi kitaplarından ve bir devrin atmosferinden çıkardığımız bu temiz insanın portresi gözlerimizin önüne billûr aynalar gibi ışıklı gözleri garbe dönük, çok renkli ve çeşitli bir enerjinin izlerini sermektedir.
İşte şimdi, büyük Tanzimat meydanında mahalle mektebinde olduğu gibi, elinde sopa yerine kalemi, işaretler vererek ağır ağır dersine devam ediyor. O devir, Şinasi’den sonra bu yolun en büyük otoritesi olarak onu tanımıştır.
Kimseyi kırmamış, kucak dolusu sevgilerle kafasının ışığını harcamış bir insan düşünün, ölene kadar güzel olan eskiye sövmeden yeniyi alkışlamış bir insan… ve konuşmakta devam ediyor:
-Yazın çocuklar, “abes” miş, “muktebes” miş, aldırmadan yazın. Ya siz neden dağınıksınız böyle? Birleşsenize; hadi yavrularım emin olun ki sizler yarının biricik servetisiniz.
“Eskiler mi? Karışmayın siz; bana bırakın, bu zayıf bedenimde onlarla ölene kadar çarpışacak kuvvet vardır. Sade ne olur, büyük eserinizi sağken görebilsem.”
Mahmut Ekrem, kaybolan bir devrin ufkunda temiz ve bembeyaz hatlariyle bir şafak gibi uyanık duruyor.
