
12/2/941 tarihli Ulus, “Sözden söze” sütununda Nurullah Ataç’ın bir fikrini yaymaktadır. Bu değerli kalem, “Sanat eserlerinin değerini, güzelliğini tahlil yolu ile anlatmaya kalkanlara şaşıyorum. Kendilerini sanatkardan daha beliğ mi sanıyorlar?” Diye başlıyan yazısında münekkidin, nihayet, bahsettiği eserden ziyade, bahsediş tarzı ve bunun için ileri sürüdüğü fikirlerle alaka toplıyan bir kimse olduğunu anlatıyor. Ve madam Rachild’in “Güneş satan adam”ından bir pasaj naklederek neticeyi şu iddiaya bağlıyor. “Sanat eserinin güzelliği daima terkiptedir.”
Muhterem dostuma göre, belki bu fikirleri yenidir. Fakat geçen yıl, ayni gazetenin muharrilerinden Yaşar Nabi ile yaptığı bir münakaşada da hemen hemen yukarıki görüşleri müdafaa eden ve daha geniş davranarak “Bize münekkit lazım değildir” kanaatine varan arkadaşımız belki bilmiyerek, belki de bile bile tekrar ayni mevzua dönmüş bulunuyor. Muharririn -içinde nasıl bir kıymet gizli bulunduğunu bilmiyorum- bana daima kendisini zevkle okutan kalemi, hayli garip iddiaların da addedicisidir. Nitekim bu makale bir çok bakımdan tenkide, itiraza duçar olabilir.
Bir defa “Sanat eserinin güzelliği daima terkiptedir.” Sözünü dikkate alabiliriz. Gerçi bu söz hakikatle kısmen alakalı bulunuyor. Fakat bu bir hakikat olmaktan pek uzaktır. Çünkü bizzat sanat eseri bir terkip olmaktan ziyade bir tahlil nümunesidir. Benda, bunu ne güzel ifade eder: “Zavallı sanatkar kafası, kadın rahminden daha çok azaba duçardır. Nipalet sanatkar, kadınlara benzemez. Tek bir defa doğurmakla iktifa etmek elinde değildir.” Doğmuş teşekkül etmiş çocuk, eksiksiz dünyaya gelmiş olan yavru ise bir terkip olmaktan uzaktır. Sanat eseri de böyledir. O sanatkarın içinde iken mürekkep bir halde bulunur. Onun dışına taştığı gün aslına nisbetle çözülmüştür. Yalnız bu çözülüş hala compleks bir mahiyet taşır. Bu çözülüş parça parçadır. Satırlar içinde bölük bölüktür. İşte münekkit bu güç kavranılabilecek dağılışı nizamlaştıran adamdır. Muharrir arkadaşımız, sanat eserinde en büyük faaliyetin sanatkarın duyduğu heyecanda olduğunu söylüyor. İşte asıl terkip bundan değil midir? Heyecan çeken, duyan, beyninin ve hislerini kıvılcamlarile tahrik edilen adam ayni zamanda boşanmak, sonu tahlile kadar varacak bir dağılışa, bir deşarja ulaşmak mecburiyetindedir. Niçin söyler o? Neden yazmak, anlatmak, anlaşılmak ister? Çünkü biricik kurtuluş çaresi, meydana getireceği eser vasıtasile tahlildedir.
Diğer taraftan, arkadaşımızın ileri sürdüğü fikrin bir cephesi de tenkidin lüzumsuzluğu ve faydasızlığıdır. Maharrire karşı iki realiteyi işaret etmek isterdim: Bir kere, yalnız sanatkar mı duymaktadır? Sanatkarın ortaya attığı düşünüş ve duyuş mahsullerini hissedebilen pek çok insan vardır. Eser sahibi olmadıkları halde bahsederler. Buna rağmen bünyede aynı eserleri okumakla büyük bir zevk duyarlar. Onlar için sanatkar nasıl lüzumsuz değilse, okuyucular için de münekkit lüzumsuz, tesir ve faydasız bir şey değildir. Diğer taraftan dünyanın her tarafından hâlâ bizzat müellifi de dahil, bir sanat eserinin okuyucuları, o kitap hakkında münekkidin empoze etmeye çalıştığı fikirleri hasretle ve büyük ber tecessüsle beklerler. Nurullah Ataç’a göre, belki bunun sebebi tenkit ederek fikirlerini öğrenmektir. Ve neticede o hususi fikirleri beğenmektir. Fakat böyle dahi olsa, bu itimat nereden ileri geliyor? Muharrir belki münekkidi, okuyucu için lüzümsuz bulmaktadır da sanatkarlar ve onların gelişme muhiti için elzem görmektedir. Bu sebeple bu nokta üzerinde kendisile henüz ihtilafta olmadığım için düşüncelerimi söylemeyi doğru bulmuyorum.
Mesele ne kadar aşikardır. Meydana gelmiş eser, tam bir tahlil eseri olmasa bile, müellifin dimağında iken tam bir terkiptir. Bu tez kitaplaştığı zaman karanlık derin ve kavranılmaz mahiyetinden o kadar çok şey kaybeder ve tabiata doğru yaklaşır ki bütün tahsili beş yıllık ilk mektebe dayanan bir okuyucu Faust’da hoşuna gidecek bir şeyler bulabilir; ve bir boyacı Picasso’nun beşeri ıstırabını anlayıp sahnedeki aktörü alkışlayabilir.
Şardağ, R. (22 Şubat 1941). Fikir / Nurullah Ataç’a Cevap / Tenkitsiz San’at mi?. Vatan, s. 4.
