Halk şiirinde aşk

Aşk, halk edebiyatında dar bir alanda sıkışmış değildir.
Şairi onu, her an renk renk çiçekler açan, insan ruhuna uygun bir zenginlik içinde işler durur. 

Rüştü şardağ

Nice yüzyıllardanberi, Anadolu, sağır kulaklar ve görmez gözler için karanlık bir ülke sanılırken toprak, çiçek, ağaç, kuş, bulut, dağ, gönül ve her türlü güzellik uğrunda söylenmiş sayısız türküler orada yaşayanları saf ve katıksız bir zevk örtüsü içinde saklı tuttu. 

Saz şairlerinin büyük bir kısmına “âşık” denir. Aşk bu edebiyatın her şeyine sinmiştir. Bir küçük yaprağın kımıldanışından bir derenin melûl akışından, sabah rüzgarının ılgıt akışından sabah rüzgarının ılgıt esişinden dem vuran, bülbülle turnaya, kuğuya çayır ve çimene söyliyen, mevsime seslenen, dağa bayıra haykıran şair âşıktır. Kırık gönlünün sitemlerini içli sazıyle yâre gönderen şair âşıktır. Gurbet ve vatan acılarını gizli bir dert gibi çekip duran şair âşıktır. Saz şairi, yaktığı türküyü kendi havalandırır, kendi okur, ve gönlüne uydurarak düzenlediği sahada kendi yaşatır; sadece bu onun aşkını bize anlatmış olmaz mı? Halk şairlerinin dilinden sevgili sözü düşmez, tabiat ayrılmaz, yiğitlik uzaklaşmaz. Halk şairi sitem nedir bilir. incinme tanır, intizar etmek bile onun sesinde insani bir örtüye bürünür. Susar, boyun büker; kızar ve isyan eder; her şeyin sebebini sık sık kendi talihinde arar. Onun bütün bu çeşitli duygularında yanan bir aşkı görmekten uzak kalamayız. Biz burada sadece yar etrafında söylenen deyişlerin dünyasına inmeğe kalkışacağız. 

Sevgililer uğrunda

Bütün halk şairlerinin gözle görülür birer sevgilileri var mıydı? Onlar türkülerini böyle bir kişi için mi yazar, yakar ve havalandırırlardı? Elbet de hayır. Çünkü aynı şairin çeşitli şiirlerinde sevgililerin adı, rengi cefası, naz ve ihsanı değişir durur. Bu kadar değişik sevgililerle bir saz şairinin muhabbet eyliyeceğinden ve tanışacağından kuşkuluyuz. Fakat onu siz bir anda yaratıverdiği bir havayı okur ve çalarken görün: Yüzü ağlar gibi pembeleşir, gözleri nemleniverir, sazına uyan sesi bir çocuk gibi hıçkırma yolundadır. Yanıbaşınızda bir vefasız sevgili için, yanan kalbinin acılarını döker. Bir başka gün, bir başka yerde, gene bir başka sevgilinin ona çektirdiklerini dinlersiniz. Halbuki her gün bir başka sevgili şeklinde aşık şairlerde dillenen şey en büyük aşktır. Gündelik duygularla ilgisi olmıyan, doyumsuz aşk cilvelerini ve gönül okşayıcı zevkleri kendi içinde yuğuran aşktır. Neşeli günler gibi, kısmetsiz ve talihsiz günlere de yüzünü çevirmesini bilen bir aşk. Bir gün Anadolunun şark illerinde adı saygı ile anılan ve arkadaşımız Behçet Kemal Çağlar’ın bize sevdirdiği ve tanıttığı aşık Nihani, kapalı bir küçük odada sazına düzen ediyordu.

“Çare bulun derdime (1)
Durun durun turnalar
Siz de ötüşünüzle bağrıma
Bir mızrap vurun turnalar”

Altmışlık ihtiyar bağrına aşk uğrunda bir mızrap daha vurulmasını istiyordu. Tatlı bir düşünceye kapılmıştım: Tevekkeli Anadolu insanının cevheri böyle her zaman diri ve ömürlüdür. Halk edebiyatında sevgili için duyulan aşk, bu edebiyattaki deyişleri renkler, onları ayrı ayrı güzelleştirir. Fakat biz sevgili ile ilgili bulunan bütün duyguları şu üç nokta etrafında toplıyabiliriz:

1. Sevgiden doğmuş acı ve talihsizlikler,
2. Gurbet ve ayrılık
3. Güzellemeler

Halk şairlerinin sevgili üzerinde toplanan parçalarını üç kısımda görmek isteyişimiz ilk bakışta şairlerin hep birbirine benzer şeyler söylediklerini akla getirmektedir. Gerçekten de bir bakıma bu böyledir.

Doğru görür ve doğru gösterir gözler için açıktır ki halk şairleri yüz yıllardanberi söyledikleri sözlerin pek çoğunda birbirlerini taklidetmişler veya bibirlerine benzer şeyler üzerinde duygulu kalmışlardır. Taklidin sebebi ise açıktır. 

Bir defa bu edebiyat şifalıdır; şair, daha düşünmeye başlamadan dudaklarını oynatır, sazının akordu biten bitmez: “Ela gözlü dilber” gibi veya buna benzer tekrarlanmış bir veya iki mısra söyler. Fakat birden hisleri akacak bir nokta buluverir: O zaman okur, okur.. Tekerlemeler bu sebeple taklit olur, ama kendisinden olan kısmı her zaman saf ve değerlidir. Gerçi onlar dokundukları konularda da birleşirler. Fakat zaten Anadolu’nun talihi hepsini aynı dekor ve şartlar ortasında aynı hayat içinde yaşatmaz mı? Zorlu ve çetin bir toprak üstünde yalçınlaşan ruhları eşsiz bir tabiat karşısında incelir. Günün ağır çalışmalar sonunda bu insanların tek avutucu ve serin köşesi bir yavuklu dizi veya bir yavuklu rüyasıdır. İşte bu sebeplerle bütün dudaklar aynı pınarlardan içer ve üzgün olsun, sevinçli olsun bütün gönüller aynı alın yazısını taşırlar. 

Acılar, talihsizlikler ve şikayetler

Sevgili, halk şairlerinin anası gibidir. Sanki aşk bütün parıltılı çiçeklerini onun dört yanında açar. Bu arada büyük sızıltı ve büyük acıları doğuran ana kaynak da odur:

“Bu garip gönlümün nesin sorarsın
Her dem yar elinden yaralı sine
Kul Mehmet

Kendi gönliyle konuşarak şair neler çektiğini anlatmak ister: 

“Gönül senin ile kavil edelim
Ya sen yardan, ya ben serden geçeyim
Yalan sözü çürük fikri nidelim
Ya sen yardan ya ben serden geçeyim..”
Kâtibî

Bulutlara söylemededir, fakat kastı gene ondan şikâyet değil mi?

“Gidin bulutlar gidin 
Yarime selâm edin
Yarim uykuda ise
Uykusun haram edin”

Bazan üzerine çöken bu sevdaya karşı hınçlanır, bağırmak, haykırmak ister; ama sesi gene kırıktır: 

“Ne keşiş bilir ne hacı
Dediler ki yok ilâcı
İçime nerden bu acı 
Sindi be dostlar sindi! 
Garibi

Bazan sevgisi karşılık görür. Fakat gizli bir kıskançlık onu bir türlü rahat kılmaz:

Elâ gözlü nazlı dilber
Seni kandan sakınırım
Kandan değil a efendim
Seni candan sakınırım”
Gevheri

Şair gördüğü zulmü anlatmak için bir deyişte bulunur. Okuyacağınız kıtada görüldüğü gibi sözlerinin bir kısmı eski şeylerdir. 

“Der Nihani duy ah ü amanımı
Çünkü sevdam tuttu giribanımı”

Fakat bir an içinde iki mısra söyler ki yarden gelen zulüm sanatın malı olur ve sonsuzlaşır:

İlikten damardan süzdün kanımı
Bana dürlü dürlü ziyan eyledin”

Nihani

İnsan oğulları için belirli bir yaş ve çağ vardır ki o çağın ve o yaşın aşk duygusu sevgiyi biraz ıstırapta aramak değil midir? Şair işte çocuk tarafları her nesil değiştikçe tekrar edecek olan insanlığın bir teline dokunuyor:

“Aman Tanrım bana yârim güncenmiş
Beni görse yoldan çıkar yan gider
Gönül suyu gözlerimden akıyor
Ah ettikçe yüreğimden kan gider

Cesedimi göz yaşiyle yusunlar
Mezarımı yol üstüne kosunlar
Gelen geçen garip ölmüş desinler
Dünya bir yol geda gider hân gider”
Karacaoğlan

Halk şiirinde sevgili için duyulan bütün mahzunluk bazan dört satırın içen girerek sanatımızı süsler:

“Vay bana vaylar bana 
Yıl oldu aylar bana
Eğildim su içmeye
Su vermez çaylar bana”

Gurbet ve ayrılık

Sevilen bazan elbet de lûtfedecektir. Elbet de yar olmasını bilecektir. O da şaire kendi gönlünden, kendi duygularından bir şeyler sunacaktır. Fakat gurbet.. Gurbet bir diken gibi kalbe batmakta, ayrılık, sonu gelmez bir yol gibi hüzniyle gönlü sızlatmaktadır. 

Kaç yüzyıldır halk şiirini alev gibi saran bu derdin kökünü içtimai ve iktisadi hayatın seyrinde aramaktan başka çare var mı?

“Kuş uçmaz, kervan geçmez” sözüne can veren şey vasıtasızlıktır. Şehirler arasında ayların bile kolay kolay hakkından gelemediği uzaklıklar bulunur. Sonra çorak, yolsuz toprakları düşünmek gerektir. Eski savaşçıl geleneği de unutmamak lazım: memleket evlatlarının uzun süren savaşlara yeni evli ve ayva tüylü çocuklar halinde gidip kızları gelinlik çağına girdiği zaman dönmeleri pek uzak olmıyan bir mazidir. Artık yeni iktisadi gelişmeler sonunda her türlü kaynaşmanın be (s.6) şiği olan ve kâr yatağı sanılan şehir, köylünün gözünde çekici bir güzellik taşımaktadır. Halk şairi bir ayrılık ve gurbet edebiyatı yaratmışsa ve halk şiirinde aşk bir bakıma bu duygu üzerine yönelmişse bundan daha tabii ne olabilir? Alışkanlık ve bir geleneğe uyarak tekrar etme arzusu ile karalanmış sayısız gurbet ve ayrılık mısralarının yapmacı olduğunu biliyoruz. Fakat bu edebiyat bazan acıları ne dosdoğru söyler:

“Dünyayı gezdim dolaştım
Ayrılık gibi dert olmaz” 
Aşık

Kim bilir erkeğini ne uzun yolculuklara salmış bir kadın ağzından şair bir ayrılık türküsü dokumayı unutmaz:

“Hep kuğusun buldu elle
Gözetir gözlerim yollar
Issız kaldı bizim yerler
Musam eğlendi gelmedi”
Aşık

Yar mektup göndermiş; aşık coşkun fakir gene tasalıdır:

“Yeni mektup aldım gül yüzlü yarden
Gözletme yolları gel deyi yazmış
Sivralan köyünden bizim diyardan
Dağlar mor menevşe, gül deyi yazmış”
Aşık Veysel

Melûl şair kendi hüznünün, uzakta bulunan sevgilisine de ulaşmasını istiyecek kadar acılıdır: 

“Elvan çiçeklerden sokma başına
Kudret kalemini çekme kaşına
Beni unutursan doyma yaşına
Gez benim aşkımla yar melil melil” 
Karacaoğlan’dan

Yazımızın içine gurbet deyişlerinden sıralayıp doldurmak istemedik. Halk şairi için bu duygu kadar tabii bir şey yoktur. Askerlik, bir iş tutmak ve buna benzer meşgalelerle her gün şehirlerimize akın eden halk çocukları için sıla kadar kuvvetli bir arzu bulunmaz. Çünkü binbir güçlüğü yanında binbir hatıra örgüsüyle gözlerde canlanıp duran köyler, onların en aziz sevgilileridir. Gurbet bu yüzden her halk şiirine girer. Bu, o, halk şairinin, üstüne öyle titrediği bir tarafıdır ki şairin sazına can veren tellerden birine “gurbet teli” adını vermek kadar hoş bir şey düşünülemez. Gurbet şiirleriyle sarmaş dolaş olan, dağarcığını sırtında, yavuklusunu gönlünde sevimli bir yük gibi taşıyarak şehir şehir dolaşan halk edebiyatının masallık, ünlü “Âşık Garip”i hâlâ sıcak mısralariyle en yakın bir dost sesi gibi gönlümüze seslenmektedir:

“Gurbet elde boş yastığa gelende
Gayet yaman olur işi garibin
Gelen olmaz giden olmaz yâdına
Bir çift çalı kara taşı Garibin”

Sevgili için güzellemeler

Halk şiirinde sevgili için duyulan aşk, pek çeşitli ve renkli güzellemelerin doğmasına da sebep olmuştur. Şair bağlandığı ve sevdiği kimsenin yüzüne ve vücudunu süze süze bakar, onu ince ince tarar ve sonra güzellemelerine, övmelerine başlar. Aşkı, bu yolla bir kat daha mı güç bulur, şair, sevilen bir vücudun her köşesini ayrı ayrı güzelliyerek, süsliyerek anlamakla aşk isteklerini ılık ve sevimli mısralariyle dinlendirmek mi ister bilinmez, fakat güzellemeler, halk şiirinde canlı bir muhabbet sanatının var olmasına sebep olmuşlardır. 

Saz şairleri bu yolla, bir arzulayışın şiirini vermek istediler. Fakat bu anlatış yolu, bu canlı ve kıvrak deyişler bile insani olmaktan uzak değildir. Çünkü biz onlarda şairin arzularını değil, onun arzu edişindeki sıcak sanatı bulur, tat almak istiyen insanın ateşli duygularındaki özü tadarız. Ortada çirkin bir hırsın soluması değil, aşkın tatlı dünyası vardır. Artık biraz da toprağa bağlı insanın sevdiği için duyduğu istekleri, süzülmüş bir sanat şerbeti gibi içeriz:

“Ak imiş gerdanı beyaz kar gibi
Boyu gül ağacı selvi dal gibi
Seherden açılan gonce gül gibi
Sandım kan damlamış karın üstüne” 
Karacaoğlan

Bir küçük sevgili için duyulan en çıplak arzu bile sevimli örtüsüne bürününce başkalaşıyor:

“Küçüksün güzel etme bu nazı
Ciğerime bastın ateşi, közü 
Başına sokmuşsun gülü, nergisi
Yüzünü yüzüme süresim geldi”

“Elâdır gözlerin, siyahtır kaşın
Aradım cihanı bulunmaz eşin
Yaylanın karından beyazdır döşün
Uzanıp üstüne ölesim geldi” 

Şair onu bir gölde yıkanırken görmüştür. O andaki duygusunu çekinmeden söyleyiverir. Fakat bizim için bu söyleyişteki özellik değerli değil midir?

“İstedim kendimi şu göle atam
Elimi uzatıp yavruyu tutam
Bir hayal eyledim sarılıp yatam
Vefasız gönlümü üzmeye durdu” 
Emrah

Kul Mustafa arzularında hür olduğunu, çünkü bütün suçun güzellikte bulunduğunu açıkça anlatır:

“Kul Mustafa eydür canadır kastım
Çok ağlattı beni gözleri mestim
İncinme sevdiğim severim dostum
İncitirsem güzel olmıya idin”

Halk şiirinde bazan güzellik sınırı içine sokamıyacağımız harcıâlem teşbihlere de rastlanır. 

Bu sebeple sevilen kimseyi övmek isterken yapılan tekrarlar nice güzellemeleri çirkinleştirmekten başka bir şeye yaramamıştır. Servi boy, ak gerdan, hasreti çekilen cemal, sürü sürü hercai dilberler, cana kastedici sevgililier açık bir gerçektir ki lüzumsuz sözler olmaktan ileri gidemezler. Fakat bazan aynı kelimeler, ilk bakışta adi sözler teşkili için iyi birer yardımcı olan kelime toplulukları hiç de çiğ ve ürkütücü değildir. Okuyanı incitmezler, tersine olarak tatlı renklerle bezenmiş aşk cilvelerini içinize serperler. 

“Şu karşıdan güle güle gelince
İki hasret birbirini bulunca
Muhabbet de iki baştan olunca
İnce bel altında kol incinir mi?”
Gevherî

Şair bir öğmede bulunur. Fakat içinde bulunduğu coşkun hal karşısında dili bile dolaşıktır:

“Sen bir gonca gülsün yaprağın yeşil
Dola kollarını boynumdan aşır
İsmini diyemem dilim dolaşır
Kuğusun a nazlım, kuğusun kuğu”
Gevherî

Başka deyişler:
“Dedim dilber yanakların kızarmış
Dedi çiçek takdım gül yarasıdır
Dedim tane tane olmuş benlerin
Dedi zülfün değdi tel yarasıdır, 
Âşık Ömer (Aydınlı)

“Elâ gözlerini sevdiğim dilber
Kokuya benzettim güller içinde”
Karacaoğlan

Şair dünya insanlarının tatmak istediği aşk karşısında bazan nasıl coşkun ve ölümsüz bir gençlik duygusuyla sarhoştur:

“Âhım kaldı şu gelinin ahtinde
Deremedim güllerini vaktinde
Karanlık gecede kolum altında
Yatmayınca gönül yardan ayrılmaz”

“Gözüm kaldı şu kaplanın postunda
Azrail de can almağın kastında
Döne döne teneşirin üstünde
Yunmayınca gönül yârdan ayrılmaz.”
Karacaoğlan

Aşk, halk edebiyatında dar bir alanda sıkışmış değildir. Şairi onu, her an renk renk çiçekler açan, insan ruhuna uygun bir zenginlik içinde işler durur. 

(1) Halk şiirlerine, kendileri koymadıkları için, kendilğimizden noktalama işeretleri koymamayı tercih ettik. 

Şardağ, R. (4 Mart 1944). Halk Şiirinde Aşk. Ulus, s. 5.

Yorum bırakın