Mahalli Edebiyatımız I/Nesirler

Mahalli eserler, getirdikleri bin bir koku ve ışıkla yurt bahçelerinden gönüllerimize açılmış pencerelerdir. 

Rüştü şardağ

İş bölümü, edebiyat tarlasına da çeşitli tohumlarını saçtıktan sonra, sanat eserlerinin cins cins filiz verdiklerini gördük. Mahalli edebiyat, (Litterature regional) bu tarlanın en cana yakın bir bitkisidir. Yıllardan beri şu “bizim edebiyatımız”, “milli edebiyat”, “yerli edebiyat” patırtıları arasında gürültüye giden bu kolun, vatan içinden bir mahalli anlatırken başkalarını da anlatıp anlatamıyacağı, yani insani olup olmayacağı üzerinde ısrarla durmaya lüzum görmüyoruz. Çünkü o, her şeyden önce bizim insanları dile getirmek, bizim havamızı bize en lezzetli bir yemiş gibi ikram etmek işi ile ödevlendirilmiştir. Diğer taraftan bazı Frenk münekkidleri “mahalli edebiyat” ve “taşra romancılığı” gibi edebiyat meselelerini pek geniş tutmakta, hatta bütün dünya milletlerinde ilk edebiyatların mahalli olarak başladığını ileri sürmekteler. Bu arada Vergillus, tabiat aşıkı bir şair olmaktan ziyade Latin tabiatının ve Latin kırlarının aşıkıdır. Stendal ve Balzac, son çağların Rus edipleri mahalli ediplerdir. Meseleyi bu kadar geniş tutmakla milli edebiyata ulaşmamız ihtimali göz önünde tutulmalı ve mahalli edebiyatın sınırlarını biraz daha daraltmalıyız. 

Vatan köşesinden sesler

Mahalli edebiyat, bir vatan köşesinin, küçük cennetini, bir yerin görenekleri, gündelik hayatlarıyle beraber pitoreskini fırçalaşan bir kalemle yapraklara geçirir. Mahalli edebiyat eserlerinde dil alabildiğine sıcak ve cana yakın olmak, gözümüz önünden akan cümlelerle beraber o yerin havası gün gibi ortaya dökülmek gerekir. Anlatılmak istenen çevreye natüralistlerin endişesine uygun bir dikkkat ve emekle eğilmek ve bu yerin taşına toprağına gönül vermek beklenir. Seçiler yer küçük bir köy, bir kaza, bir şehir veya bir bölge olmak, memleket edebiyatı sınırlarına kadar genişlememek için lüzumludur. Mahalli edebiyat eserinde yazıcı her karakter üzerinde inceden inceye durmaz ve eser içinde muhakkak bir veya birkaç kakarteri geliştirmek amacını gütmez. O, birçok insan karakterine dokuna dokuna, bir çevrenin karakterine yükselecektir. Nitekim bu gibi eserlerde tasvirler bir sanat eseri için aranan bütün vasıflar, bir çevrenin sıcak havasına can vermek yolunda kullanılır. Gerçi “Kırmızı ve Siyah”ında Stendal bize, Fransa’nın, Paris merkezine göre taşra demek olan bir kısmının renkli insanlarını ve hayatlarını çizerken ayrıca bir de Sorel adında, olayların ve sınıf zıtlıklarının şeytanlaştırdığı bir keresteci çocuğunun karakterini de vermiştir; ve Daudet’nin küçük hikayelerinde, içimizi yokladığımız zaman, hala bizden birer duygu ve talih taşıyan insanlar bulunur. Ama bu, rastgele olmuş bir şey değildir. Dar bir çevreye eğilmiş olsa bile, nihayet yazıcının bize ılık bir dille tanıttığı insan, sınırlar aşırı toplaklarda yaşayan kardeşlerinden pek o kadar farklı olamaz. Fakat mahalli edebiyatın daha çok, bir şiir dokusu içinde bir semtin bir yerin küçük kainatını cömert bir gönülle duymaya çalışır. Onun en güzel tılsımlı tarafı, öbek öbek bizim ülkemizi ışıklandırması bizim insanlarımızı güzellik ve iyilikleri ile, sevimli kusurlariyle bize tanıtmasıdır. 

Edebiyatımızda

Türk edebiyatında mahalli edebiyat örneklerini araştırırken eski asırlar içinde “mahalli edebiyat” sözüne tam manasiyle uyan bir eser bulamıyacağımız meydandadır. Uzak bir geçmişten yeni zamanlara doğru yürüdükçe göreceğiz ki ilk zamanlar bütün milletin ve dokuzuncu asırda saray edebiyatı kurulduktan sonra, yalnız halk tabakalarının şifahi hikayecileri olan kıssahan ve meddahlar mahalli edebiyatımızı renklendiren hikayeleriyle yakın zamanlara kadar değerli hizmetlerde bulunmaktaydılar. Klasik edebiyatımız içinde “Seyahatname” olarak tanıyageldiğimiz Evliya Çelebi‘nin ünlü eseri, bizim için aynı zamanda mahalli edeiyatın en hoş ve en ölümsüz bir armağanı sayılmalıdır. Memleketi gezerken, kendi his ve görüşlerinin pertavsızını o günkü canlı hayatın akışına çeviren, bize yer yer bütün vatanı, bütün gelenekleri, coğrafyası, iktisadı hatta ilmiyle tanıtan, insanlarının günlük konuşmalarındaki mahalli renkleri bile önce sevimli hafızasına, sonra da o cilt cilt kitaplara geçiren vatan seyyahı mahalli edebiyatımız için de en yüce bir hizmette bulunmuş olur. 

Bundan tam 60 yıl önce, İstanbul’da Aramyan matbaasında basılan ve “Mehmet Tevfik” imzasiyle yayımlanan “İstanbul’da bir sene” adlı üç küçük ciltlik eser, mahalli edebiyat eseri değilse de mahalli İstanbul hayatına oyun sohbet, eğlence göreneklerine ait güzel bir bilgi vermektedir. O zamanın tandır başları, helva sohbetleri, mahalle kahvelerindeki hayat ve bahar alemleri, dili bir hayli sade olan bu kitaplarda büyük bir titizlikle tespit edilmiş ve canlandırılmıştır. 

(1) Karabibik

Edebiyat tarihimizde “Zehra”siyle bir kımıldama yapan Nabizade Nâzım‘ın Karabibik (19) adındaki eseri, mahalli edebiyatımızın hâlâ değerini kaybetmiyen ve canlılığını koruyan güzel bir örneğidir. Karabibik Antalya taraflarındaki bir köyde, bu adla yaşıyan bir adamla, onun tembel, hastalıklı, vakti geldiği halde evlenmemiş, uyuşuk kızının hikâyesidir. Vakasız, macerasız, yapmacıktan uzak ve öz bir dille yazılmış olan bu eserde şive de mahallidir: 

“Hett, hori zıpla görem! gün çıkıyo be! dihiy!…”

Bu tembel ve uyuşuk kız, gün çoktan ışıdığı halde hâlâ uykudadır:

“Püf, püffff! Puf, pufffff!.. Kıhıhıh, kıhıhaha!.. arkası üstü yatmı, yorganı yarı göğsüne kadar çekmiş, başı yastığın kenarına dayanmış, boynu kısılmıştı.” (Sayfa 22)

Gürpınar ve İstanbul

Son günlerde Tanrı’ya giden yolda rahmet dilekleriyle uğurladığımız Hüseyin Rahmi, mahalli edebiyatımızın roman alanında şerefli bir köşebaşını tutar. İyi biliriz ki o, cümlelerinin yapılışı bakımından Ahmet Mithat‘tan öteye pek az sekebilmiştir. Bütün eserlerinde o da Mithat efendi gibi, -fakat artık zamanı geçtiği ve hiç lüzum kalmadığı halde- sık sık tulüat komikliğine çıkar. Ve gene halkımızın gelenek ve yaşayış özelliklerini –Ahmet Rasim‘in hâlâ pırıl pırıl yanan fıkra ve sohbetlerindeki kadar -onda canlı bir şekilde resmedilmiş bulmayız. Fakat İstanbul onun, çekiciliğini kaybetmiyen biricik hammaddesiydi. Gürpınar ömrü boyunca onu seyretti, onu işledi durdu. İstanbul’un Sirkeci’den beri tarafa uzanan ve bize daha yakın olan bölümündeki hayatı eserlerinde yazdı durdu. Aksaray’ın arka sokaklarında sefaletlerini gizlemeye çalışarak modernleşmek istiyen küçük aileler; ekmek paralarını sağlıyabilmekten âciz babalariyle süs ve lüks uğruna cenkleşen çocuklar; bir mürebbiye peşinde biribirine kepaze olan bütün bir ev halkı; arsızlıktan utanmazlığa, oradan da hırsızlığa terfi eden, terbiyeleri başıboş ve şuursuz tabiatın eline bırakılmış zavallı İstanbul çocukları; üst tabakadaki örneklerine benzemek için aşk oyunlarına kalkayım derken avucundaki şöyle böyle helâlini de kaybeden kadınlar, kadınlığın düştüğü son sokaklar; İstanbul’da semt semt gülenler ve ağlıyanlar…

Hüseyin Rahmi Gürpınar, bize sevimli bir beldenin armağanıdır. Yarın denen uçurum, onun sanat bakımından bütün eserlerini yutsa bile, bir zamanlar İstanbul perdesinde oynamış bulunan şu bize ait hayal ve hakikatlere geleceğin insanları büyük bir merakla eğileceklerdir. 

Küçük Paşa ve Ebubekir Hâzım

Çocuğu olmıyan İstanbullu bir paşa, bir Anadolu kadınının oğlunu evlât diye yanına alır. Köyünden, henüz kendini bilmediği bir yaşta konağa getirilen yavru gözdedir. Herkes tarafından sevilir. Adı bile ev içinde “Küçük Paşa”dır. Fakat paşanın son günlerinde Tanrı ona öz bir evlât verir. Paşa ölünce, karısı bu önceden edinilmiş çocuğu tekrar köyüne yollar. 

Ebubekir Hâzım‘ın “Küçük Paşa” adındaki ölmez eseri, işte bundan sonra mahalli edebiyatımızın güzel bir kitabı olur. Köyüne dönen yavru, yabancısı olduğu bu hayatta bize talihini anlatırken gerçek Türk köyünün ve asıl Anadolu’yu gönlümüze doldurur. Denilebilir ki Türk edebiyatında şehir ve köy hayatını ilk defa sıcak bir kalemle yan yana getiren ve bize -uzun tiradları ve Anadoluyu tanıtmak gibi iyi bir niyetle yapılmış tasvirlerine rağmen ilk büyük mahalli köy romanını kazandıran, -daha geniş manada- memleket romancılığına kapı açan Ebubekir Hâzım ve onun “Küçük Paşa”sıdır. Meşrutiyetten sonra gelişen romancılığımızın bir yüzü de Anadolu ve köy olmuştur. “Vurun Kahpeye”nin, “Çalı Kuşu”nun, “Yaban”ın ve bunlar en başta gelmek üzere daha bir çok romanlarımızın kahramanları, hayatlarının yarısında Anadolu’ya göç ederler. Sebep ararsanız, hemen yok gibidir, yahut hepsinde aynı sebep görülür: aşklarında, emellerinde yaya kalanlar uzak bir yere, histen, düşünceden fikir ve aşk hayatından, insanlardan uzak bir yere kaçmak isterler; yani Anadolu’ya. Fakat işin garibi şudur ki, bu kahramanların hepsi de fertçi ve bencil duygularla sığındıkları bu yerde birdenbire birer ülkücü kesilir ve bize Anadolu insanı hakkında, köylerimiz üzerinde bilgi vermeye kalkarlar. Aşk romanlarının bu kapris halindeki köycü şampiyonluğu yanında, 15 inde köyüne dönen “Küçük Paşa”nın gözleriyle seyrettiğimiz köy ve Anadolu, Ebubekir Hâzım’ı, hâlâ bir Anadolu ve memleket romancılığının, mahalli edebiyatın havarisi gibi gözlerimizde büyütedurur. 

Son yıllarda ve günlerimizde

Son devrin nesir halindeki yazıları arasında mahalli edebiyata büyük bir önem verildiği gözden kaçmıyor. Kabiliyetlerini gündelik gazeteciliğin kör kuyusunda sönüp gitmekten kurtardığı bir sırada “Geceleyin Sokaklar”ı yazan Mahmut Yesari, bu küçük nesir parçalariyle gece halindeki İstanbul’dan realist bir görüş içinde, şiir dolu hâtıralar bırakmıştır. Biz bu küçük nesirleri okuyup bitirdiğimizde, yazıcının gönlünün de şehirde takılı kaldığını görürüz. Vakit matbaası tarafından çıkarılan M.Ş.E.’nin “Ayaşlı ve Kiracıları” mahalli edebiyatımızın üzerinde dikkatle durulacak bir örneğidir. “Ayaşlı ve Kiracıları” evini oda oda kiraya vermiş bir Ayaşlı ile kiracılarını bize tanıtır. Bir küçük ev içinde ayrı ayrı yerleşerek yaşıyan bu insanlar realist bir kalemin ucundan dökülürlerken bazan tanıttıkları mahalli de aşarak, canlı karakterleriyle insani bir sanat dünyasına mal olurlar. Osman Cemal Kaygılı, F. Celâlettin ve son yıllarda İstanbul adliyesinin koridorlarından bütün cılk yaralarımızı deşerek edebiyatımıza katışan Cemal Refik, mahalli edebiyatımız içinde bir değer almak yolunda görünmededirler. Bu yıl Remzi Oğuz Arık tarafından yazılan ve Millet dergisinin yayınladığı “Köy Kadim” yeni çeşnide bir memleket edebiyatına yol açmıştır. Jeopolitik bir anlayışın vatan coğrafyasını edebiyatlaştırmak amacını günden bu kitap için, memleket edebiyatımızdan söz açarken fikir yürüteceğimizi söylemekle eser içindeki insanlar ve tarihi şehirlerimizin mahalli edebiyata değer olabilecek bir şekilde canlandırılmış bulunduğunu da hatırlatmadan geçemiyeceğiz. Bu son yıl içinde, gene memleket edebiyatında kendisinden söz edeceğimiz, fakat bir yandan da mahalli edebiyatımızla ilgili bir eser olarak yayınlanan Resim Öğretmeni’ni işaret edebiliriz. Vedat Tör‘ün bu büyük hikâyesi ressam Mehmet’in geri bir Anadolu kazasında, ülküsü ile muzaffer oluşunu anlatırsa da, gerçekte üstün çıkan ve muzaffer olan bütün geri ve iptidai havasına rağmen cevherinde yumuşama kabiliyeti de bulunan Anadolu ve onun insanıdır. Resim Öğretmeni, yazısının sık sık söze karışması ve bazı hoş kaçmıyan muhaverelerle roman tekniği akımından ara sıra sarsılırsa da, o, edebiyatımızda köyü ve köylüyü bir ülkücü ile anlaştırmakla kendine has bir yer yapmak yoluna girmiş bulunmadadır. 

Şu son yıl içinde bir de Cahit Beğenç‘in yayınladığı “Sedef Kız” adlı eseri var. Bu kitap mahalli edebiyatımız için güzel bir sürpriz oldu. Çünkü Kara Bibik’ten sonra, mahalli edebiyata en uygun bir örnek olarak onu tanıdık. Cahit’in doğup büyüdüğü ve içinde en taze gençlik rüyalarını koyup ayrıldığı bu köy, beş on haneden taşan yakınlığı ve samimi havasiyle, mahalli fakat, şiir dolu bir dil içinde içimize dolar. Sedef Kız’ı yazan kimsenin edebiyatımızın son yıllarında gelişen bölümünü süsliyecek daha yeni eserler vereceğini ummada ve beklemedeyiz. 

Türk edebiyatının bu yola yönelmekte isabet ettiğine inanıyoruz. Çünkü mahalli eserler, getirdikleri bin bir koku ve ışıkla yurt bahçelerinden gönüllerimize açılmış pencerelerdir. 

(1) Birinci baskısı: Baki harflerle 1899 yılında. İkinci baskısı: 1944 yılında Hakkı Tarık Us tarafından, Vakıf matbaası. 

Şardağ, R. (22 Nisan 1944). Mahalli Edebiyatımız I / Nesirler. Ulus, s. 5.

Yorum bırakın