Edebiyatımızda çocuk

Evlerimizin bu en küçük, fakat meselelerimizin bu en büyük olanını, edebiyatımızın daha büyük bir kuvvetle işlemesini görmek isteriz.

rüştü şardağ

O, bir memleket davası olduğu kadar yüzünü insana döndürmüş olan san’atın ve edebiyatın da özlü bir tarafı, içimize sevginin şiirini döken bir kaynağıdır. Küçük gravürlere, hattâ kartpostallara kadar sızmış şu ana ve evlâd bağlanışını gösteren sayısız resim örneklerini kolayca hatırlayacaksınız. Bu fotoğraflarda boyunları çocuklarının yüzlerine doğru eğik bulunan ve elleri, onların sıcak avuçlarını sıkmakta olan annelerle, o yumuk yüzlü çocukların şiiri, resim san’atını olduğu gibi evlâd sevgisi halinde eski Yunan edebiyatını da doldurmuştur. Bir tavanarasının soluk almağa bile engel olan boğucu havası içinde ve en büyük yoksulluklar ortasında Balzac’ın ihtiyar Gorio babasını yaşatan en besleyici gıda, çocuklarının sevgisi değil miydi? Terbiye kanunları arasında çocuk bir dünyadır, kuralını yerleştiren anlayış, son yıllarda edebî eserlerde de onun çeşitli yaşlarının kâinatı halinde gözlerimizde yaşatmaktadır. Çocuk, edebiyatla ayrı bir konudur. Çocuklara mahsus demek olan bu edebiyat yanında bir de edebiyatta çocuk meselesi var ki insanla ilgili edebiyatın bir kolu olması dalayısile onu dünya edebiyatlarında sık sık bulmadayız. Çocuklar bazen kimsesizliklerile bir dava halinde edebî eserlerden cemiyete taştılar. Çok zaman küçük vücudlerile aile çatılarına büyük destek oldular. Çocuk, bir yavru, bir mürahik olarak sık sık güzel şiirleri, büyük romanları süsledi. Son devirlerin dünya edebiyatında, haylaz çocuk, aptal, suçlu, fakir ve büyümüş de küçülmüş çocuk; kısacası ayrı ayrı dünyaları olan çocuk bol bol yer almaktadır.

Bizde ve halk şiirlerinde
Halk şiiri, “insan”ı yer yer işlerken çocuğa da dönmesini bildi. Fakat asırlardan beri durup dinlemeden çalıştırılmaya, basit bir hayat için ömür törpüleyici çalışmalara zorlanan Türk köylüsü için çocuk bir yardımcı ihtihsal koludur. Ona olan sevgisini, Anadolu insanı, biraz da bu bakımdan pekiştirir. Bu sebeple çok zaman halk türküleri arasında çocuğunu kaybeden insanların ağıtlarını okumak mümkündür. “Erzurum’dan çıktım yayan bebekol” diye başlayan ve şahine kaptırdığı yavrusu için feryad eden yörük ananın türküsünü elbet de hatırlamaktasınız. Bir gün, Manisanın köylerinden birinde doğup büyüyen asker, hazin bir sesle okuyordu.

“Akşam olur tandır başı
Garip gözün dinmez yaşı
Ali’m nerde yatıyon ki
Oturaydık karşı karşı…”

Sonradan bu “Ali”nin üç yaşında bir çocuk olduğunu, mahzun babanın yarınki manevi serveti ve maddi kazanç yardımcısı olduğunu öğrendim. İlk büyük Dünya Savaşından sonra bir halk türküsünün İstanbulda bozulmuş şeklini hâlâ acı acı hatırlarız.

“Annem, annem babam yok mu nerede kaldı gelmedi
Gözlerimden akan yaşı mendiller silmedi”

Tanzimattan bu yana
Tanzimat devrinin ilk yıllarında da çocuk, sık sık mersiyeler içinde geçer. Etem Pertev Paşanın yavrusu için yazdığı:

“Tıflı nazeninim unutmam seni
Aylar günler değil geçse de yıllar”

diye başlayan şiiri ile Akif Paşanın torununun ölümü için kaleme aldığı: “Ah Memduham seninçin dideler kan ağlasın” mısra ile başlayarak devam eden mersiyesi, Ekrem beyin birbiri peşisıra kaybettiği yavruları için yazdığı acıklı mısraları hatıralarımız arasında, çocuk için yazılmış ilk edebî belirtiler halinde kalmadadır. Bu şiirlerde hepimizi saracak derin bir hassasiyetin ateşi yoksa da şairlerimizin çocuklara, -ölümlerden sonra da olsa- yüzlerini döndürmeleri bakımından bir başlangıçlık değeri bulunur. Çünkü daha eski klâsik çağlarda ölen yavrular için çoğu ısmarlama olmak üzere tarih düşmeden başka bir şeye raslıyamıyoruz.

Bu devirde Sami Paşazade Sezai beyin sergüzeşti üzerinde çocuk bakımından da dikkatle durabiliriz. Kafkasya’dan henüz babeklerile oynıyacak bir yaşta getirilerek esir pazarında satılan ve bir eve besleme verilen küçük dilberin roman içindeki yaslı hayatını okurken Sezai beyin bu çocuk üzerinde sık sık durduğunu, ve merhametinin kanadları altında tutarak onu bize tanıttığını görürüz. Küçük dilber mektebde Lâtife adında iyi kalbli bir arkadaşa raslar. Konuşurlar:

“Bir gün Lâtife kendisine: Sen kimin halayığısın” dedi.
– Hanımın ?.
– Hangi hanımın ?
– (Atiyye hanımı göstererek) bunun validesinin…”  
– Senin oyuncakların var mı?
– Hayır… Ben esirim.
– Ben sana bir tane vereyim.

Bu kısacık muhavere üzerine çantasından bir bebek çıkararak dilbere verince timsali ikbalini deraguş eden bahtiyarlar gibi büyük bir meserretle alarak yattığı odadaki dolaba saklamış ve merhametsiz Sûdanlı görüp de bütün ümid ve âmalinin bu timsali ikbalini kırmasın diye  birisi odaya girdikçe “benim dolabda bir şeyim yok ki” demeği âdet edilmişti. (Sergüzeşt, S: 18).

Fikret ve çocuklar
Bütün şiirlerinden anlıyoruz ki çocuk, Fikret’in kalbini ısısı azalmaz bir ateşle doldurmuştur. Dıştan yıkılmalar ve içten ihmaller içinde yüzen bir vatan içinde Fikret bütün ümidini memleket çocuklarına bağlamıştı. Kendisine nasihat yollu ve bir defter dolusu şiirler yazdığı Haluk, bu çocukların hepsini temsil eder. Onlar , Fezayı ferdanın küçük güneşleridir. Bir yığın et ve kemikten ibaret olan bu memlekette de bir gün sabah olacaktır. Yavruların en küçüklerini de düşünen Rübabı Şikeste şairi, “Şermin” adlı kitabında onlara bir demet şiir sunmuştur. Şu “Balıkçılar” şiirindeki çocuğu, hayatı, dehşetini bile bile omuzlarına yüklenmek isteyen çocuğu unutabilir miyiz? Ve oğlunun bayram elbiselerini, yoksul çocuklar karşısında hazmedemiyen Fikret bağırır:

“Çıkar o süsleri süsleri artık sevindiğin yetişir”

Ve kimsesiz çocuklar için söylediği şiirin bir mısrası hâlâ ölmezliğini korumaktadır:

“Ey kimsesiz avâre çocuklar, hele sizler hele sizler…”

Ebubekir Hazım’ın “Küçük Paşa”sında da 14 yaşlarında şehirden köye, konaktan kulibeye dönen çocuğun, şaşkın, korkak ve zavallı hayatını buluruz. Gürpınar “Utanmaz Adam” da başıboş İstanbul çocuklarının bizim için mahalli değerde olan canlı bir romanını vermiştir. “Çalı Kuşu”nda da iki küçük köy çocuğu ile karşılaşırız. Henüz kelimeleri bile peltek bir çocuk şivesile konuşan bu yavrular üzerinde romancı az çok durmuştur. Fakat roman içinde çocuklar, birer motif ve birer mahir san’atçı dokunuşları olmaktan öteye gidememişlerdir.

Dokuzunncu Hariciye Koğuşu bir mürahikın romanıdır. 15 yaşında bir genç bize derin ve korkunç hassaslığının romanını anlatmak ister ve hastalıklı müzmin bir illete tutulmuş bacağı yüzünden sık sık çocuklar hastanesine uğrar. İşte eser bu bakımdan da edebiyatımızda bir kıymet olur. Ve hasta, fakat duygulu çocukların çoğumuzca karanlıkta kalan tarafları ışıklandırmasından anlarız ki onlar sabırlıdır. Hiç de göründükleri gibi olmayıp gerektiği zaman “beklemesini onlar kadar bilen yoktur” romanın küçük kahramanı bu hasta çocukları çok iyi tanır:

“Ben de o muayene odasının ve nice muayene odalarının önünde senelerce bekledim. Benim yanımda büyüğüm de yoktu. Yalnız başıma, demir parmaklıklı kapıdan içeriye girerdim, dokuzuncu hariciye koğuşuna doğru, ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürdüm. Camlı kapıların garip bir beyazlıkla gözlerime vuran ve içimde korku ile karışarak yuvarlanan parıltıları arasında o dehlize girerdim. Ve yalnız başıma bir köşeye ilişirdim, kımıldamazdım, susardım, beklerdim, korkudan büzülürdüm, rengimin uçtuğunu hissederdim.” (Dokuzuncu Hariciye Koğuşu S.6.)

Çocuk, görülüyor ki bir iki eser hariç, edebiyatımızda henüz, -pek çok insanî meseleler gibi- kudretle yaşamakta değildir. Çocuktan söz açan eserlerimiz tadımlık bir çeşni vermekten öteye gidememişlerdir. Halbuki o, evlerimiz için olduğu gibi, cemiyetimizin ve büyük insan cemiyetinin de en yaman bir meşgalesidir. Yarının bahçelerinden hiçbir meyva deremiyeceklerini sanan insanlara biricik ümid meyvasını o verir. Nice kırılmış ve üzgün kollar için en emin ve rahat yastık o, yorgun insanlığın tükenmez ve suyu dinmez pınarı olur. Evlerimizin bu en küçük, fakat meselelerimizin bu en büyük olanını edebiyatımızın daha büyük bir kuvvetle işlemesini görmek isteriz.

(11 Mayıs 1944 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Rüştü Şardağ’ın bir sonraki yazısı sonunda, Tashih ve İtizar başlığı altında, “Bundan evvel çıkan ‘Edebiyatımızda Çocuk’adlı yazının ilk sütununda geçen Akif ve Etem Pertev Paşaların şiirleri dalgınlıkla birbirlerine atfedilmiştir. Muharrir özür dileyerek tashih eder.”

Şardağ, R. (29 Nisan 1944). Edebiyat Bahisleri / Edebiyatımızda Çocuk. Cumhuriyet, s. 2.

Yorum bırakın