Dostluklar, takrizler ve sonsuz “aferin”ler

Halbuki dün, bugün için bir ibret aynası olmalıydı…

rüştü şardağ

Edebî hayatımızın tenkid alanına eğilenler, bir mübalâğalı hüküm verme hastalığına şahid oldukları gibi, bu hükümlerin, ya bir hıncın gıcırdayan dişleri arasından çıktığını veya bir dostluğun, bir yaranma, bir gönül yapma arzusunun teşvikinden doğduğunu görmededirler. Koruma ve yol gösterme her devir için faydalı gelecekler adıyan tılsımlı bir aletse de, manivelâ pek hassas kullanılmadığı zaman bir değer karışıklığı baş göstereceği muhakkaktır. Klâsik edebiyatımızda hep kendini övme şeklinde, fahriyeler ve çok zaman gazellerin son beyitlerinde görülen bu sakat bırakıcı zihniyetin zararları dar bir çevrede kalmada iken Tanzimattan bu yana iş başkalaşmış, bir yanda küfrün oklavasile yuğrulan tenkid anlayışı yürüye gelirken bir yandan da yazımıza konu olan takrizler, dostluklar, şişirilmiş balonları andıran takdir hükümleri, hakikati sık sık boğmağa  başlamıştır.

Takrizler! O ne hazin bir manzaradır. Küçük, büyük her eli kalem tutan için bir alkış, bir övmedir gider. Halbuki şamataları devirleri dolduran bu alkış müstahaklarından bugün ortada ancak yalancı pehlivanlar kalmıştır. Gerçek değerlerin ayırd edilebilmesi bakımından bu halin büyük zararları olduğunu nasıl unutmadan gelebiliriz. Bu sebebledir ki edebiyat tarihi yazan ve edebiyat antolojisi yapanların çoğu “Küçük Paşa”  adlı realist memleket romanını unutmuşlar, Nabizadenin Karabibik’i vaktinde değerini bulamamış, billûr bir dil içinde en sade ve açık Türkçe şiirler yazmış bulunan “ İsmail Safa” nın, “ Şairi Maderzad”lığı kadar olsun bu özel ve canlı tarafı dikkati çekememiş, edebiyat tarihlerinde Hâmid, şair, şairi âzâm, dâhî, dâhli âzâm olarak okutula gelirken, Şinasi zekâsı yüzünden değerli şair, Cenap Şahabeddin gene zekası yüzünden küçük şair diye gösterilmiştir. Bu arada 926 yılında İzmir’de Ömer Salâhi’nin yayımladığı “Âdil Mevlâ” adlı büyük hikaye gibi nice gerçek kıymetler, koltuk değneklerile ayakta tutunan edebiyat bozması eserler yanında unutulup gitmiştir.

Aferin bahçesinde dolaşırken

Romanlara yazdığı “Tebrike”lerle Ahmed Mithat Efendi, “Takrizat”ıyle Recaizade Mahmud Ekrem Bey ve “Muallim” adlı taltif kitabile Muallim Naci edebiyatımızın yaman aferincilerinden sayılır. 17 yaşında bir genç “Netice! Teami” adlı bir eser yayımlıyor. Ekrem Bey bu esere ve bu yaşa önce hayret ettikten sonra bütün mümtaz kimselerin, hayatlarının başlangıcında hârikalar gösterdiklerini düşünerek eserin üç vasfı üzerinde duruyor: “Birincisi serveti efkâr, ikincisi şa’şaai tasavvur.. Üçüncüsü zarafeti uslûbdur.” Ve en sonunda hükmünü veriyor; “Bu üç meziyet bir edible içtima ederse işte böyle harikulâde eserler meydana gelir.(Takrirat, sahife 72-73)

Halbuki ne bu olağanüstü eser, ne de Takrizat’ta “15”i aşan şairlerden bugün edebiyatımız haberli bulunmaktadır.

Muallim Naci, “Tercümanı Hakikat” gazetesindeki bütün takriz ve övmelerini “Muallim”inde toplamıştır. Bu eser, bize, muhasebeci, adliye memuru, kısaca her meslekten olan sayısız ünlü şairler tanıtır. Daha önsözünde kendi kitabı için Naci, “Edebiyatımızın bir tarihçei inkılâbı” demesine rağmen ne çare ki pek çok uçucu hükümlerile “Muallim” bugün unutulmuş bulunuyor. Bakın bir gazel için “Âteşpâre” şairi ne diyor: “Celâleddin Beyefendi Hazretlerinin evvelki nüshamızı tezyin eden gazeli bibedellerine beliğane diyerek itirafı hakikat eylemiştik. Bu eseri âlilerine hem beliğane, hem de hakimane demekte kendimizi haklı görüyoruz.” Ve buna benzer başka hükümler… Gene Naci’nin  bir mektubundan anlarız ki kendisine bir şiir gönderilmiştir. Şair, her gün sayısız aferin harcayıp durmasına rağmen der ki: “Bende o kadar çok bulunmıyan aferinlerden biri de varsın buna feda olsun.” (Muallim Naci, Mektuplarım, sahife 39)

Bir zaman gelir ki artık takriz yazmak baştansavmacılığa, âdeta bir baş belâsı haline döner.”Nadide” adlı roman için Ahmed Mithat Efendinin yazdığı beş altı satırdan ibaret bulunan çırpıştırma takrizin  son cümlesini okuyunuz: “Ne bahtiyarım ki şu bir iki hafta zarfında birkaç romana şu yolda kelimatı tebrike yazdım.” (Nadide, sahife 3)

Tanınmış edipler birbirlerini övmede de, uçsuz bucaksız kulaçlar atarak medih denizinde boğulurlar. Bugün pek iyi bilmekteyiz ki Ekrem beyin “Zemzeme”si edebiyat tarihimizde ancak bir nazım çalışması olarak gösterilebilecek, gerçek şiirden –devrin edebi darlığındaki zaruret dolayısile-  uzak kalmış bir eserdir. Sezai bey, bu eser hakkındaki hükmünü, bakın nasıl şairane, fakat hakikatin sokağına başını sokmaktan korkan satırlarla veriyor: “Osmanlıların hakikatperver şairi, 19’uncu asrın sevgili evlâdı Ekrem bey “Zemzeme” nin ikinci kısmını neşretti. Bu eserdeki şiirlerin teşrihi letafetine girişmeyeceğiz. Zira bir tebessümde, bir bakıştaki hal gibi bu şiirlerde de tarif olunamaz bir letafet var.” Ve en sonunda duygudan yoksun olduğunu sandığı okuyuculara sesleniyor: “Mahrumuhis, itimad etmiyor musun, ya bu beyitleri gördüğün zaman ne diyeceksin?” (Nefaisi Edebiye, sahife 158)

Namık Kemalzade Ali Ekrem Bey Osmanlı askerini tasvir eden zayıf bir nazım parçası kaleme almıştır. Fakat dostu ve arkadaşı Sezai bey tarafından şöyle bir hüküm giyer:

Bak şu levend askere pek şanlıdır
Süngüsü parlak kılıcı kanlıdır,
Sinesi levhi şafak elvanlıdır
Cephesi hurşid kadar anlıdır,
Kendi yürekli, yüreği canlıdır,
Kahraman ecdadı kadar şanlıdır.

Kıt’ası ruhundan cûşan olurken şairin nazargâhına gelen timsali zivakarı şehadet, o canlı heykeli nuru mehabet işte Osmanlı askeridir.(Nefaisi Edebiye, sahife 414-415)

Ali Enver adlı bir himmet ehli, bir Mevlevi dedesinden teslim aldığı şiir defterini yayımlıyor. Eserde bir sürü cılız dede, şeyh, mürid şiiri var. Adı da Sımahanei Edeb’dir. Bu kitab için “Şairi Şirin Zeban Safi beyefendi hazretleri” müstezat bir takriz yazıyor:

“Her nüktede seyreyle birer faslı hitabı
Gel al bu kitabı
Zira bu kitabın şerefi kadri girandır
Bir nüshai candır”
(Samahanei Edep, sahife 3)

Sık sık gülünç olunur

İzzet Melih‘in 1919 da “Maziye rağmen” i değişmiye uğratarak yaydığı Tezad adlı romanını hatırlayacaksınız. Bir Türk subayile Rus kızının evlenmelerini anlatan bu yapmacık süslerle ve sıkıntılı bir kozmopolitizmle dolu bulunan bu eser, Recaizade Ekrem Bey tarafından ele alınıyor; şöyle birkaç yerine göz atılıyor; tamam, okumağa lüzum yok, eser mükemmeldir:

“..Nüshai nefisenin ötesine berisine bir nazari seri atfedivermekle mesruren hükmettim ki mütaleasına devam ederek geçireceğim saatler -riyasız söylüyorum– pek hoş güzeran olacaktır.(Tezad, sahife 16)

Filorinalı Nazım

Zavallı Florinalı, edebiyatımızda bu ahbab takrizlerinin şarhoşluğile son günlerde zihnini sarsıntıya uğratak gülünçleşen ve bir alay konusu olduktan sonra dünyamızdan ayrılan acıklı bir kimsedir. Az çok güzel manzumeler yazan Florineli, en büyük tanınan ediblerin öğmelerile nasıl bir megalomaniye sürüklenmişti. Hamis bakın ne der:

Florinalı Nazımın şiirlerinde harikulâde bir ahenk vardır. Şiiri Nef’i de söyleme, ancak bu kadar söylenebilirdi. Esasen şiir de ahenk değil midir?” (Ebediyet Yolunda Bir Hitabe)

Ve Sezai bey de şu hükmü verir:

Florinalı Nazım aşk hayatile fenafiledebiyat olmuş bir zattır. Onun dini, şiirdir. Şiirinin de peygamberi kendisidir.” (Şairiazamı Tebeli)

Örnekleri çoğaltmağa ne lüzum var. Yoksa, bugünden de bir hayli vesika aktarmak mümkündür. Çünkü gazete ve dergi köşelerinde teşvik yollu övmeler, hatır ve gönül hokkasına batırılarak kağıda geçirilen dost aferinleri işi gülünç, gülünç olduğu kadar da çirkin bir duruma sokmuştur. Dünkü takrizlerin bir kısmını, -bomboş bir fikir ve edebiyat tarlası gözönüne getirirsek- bazen haklı göstermek mümkünse de bugün “dostum, aziz dostum, muhterem üstadım” gibi sıfatlarla her yakaya uygun bir çiçek takmak, Abaza Mehmed Paşanın saraydaki gizli hayatını beş dakikada kaleme alan gazeteciler için “müverrih”, değerli tarihçi sıfatını bağışlamak su götürmez bir manasızlıktır. Bu sebebledir ki edebi ve insan tevazuunu bir yana atarak nice erbabı kalem kendileri ve eserleri için günlük gazetelere “tanınmış edip”, “meşhur muharrir”, “şaheser bir roman” gibi pâyelerle ilânlar vermeğe başlamış ve iş çığrından çıkmıştır. Halbuki dün, bugün için bir ibret aynası olmalıydı ve bundan yıllarca önce ilk perdede oynatılan meşhur (!) üstadların, kendilerini oynatan ellerin devamınca ömür sürdüklerini ve sonunda, hepsinin üzerine kalın bir nisyan kapağının örtüldüğünü görmemiz iyi olurdu.

Artık, edebiyat ve fikir eserlerinin bu iltimas pusulalarına, bugün geçer, yarın geçmez medih akçelerine “battaldır” damgasını vurmayı öğrenmeliyiz. Aksi halde insanın, nasıl olup da kaynağı tükenmediğine şaşıp kaldığı bu sudan aferinlere bakarak şaire hak vermemesi mümkün değil:

“Yarab bu aferin ne tükenmez hazinedir”. 

Şardağ, R. (11 Mayıs 1944). Dostluklar, Takrizler ve Sonsuz Aferinler. Cumhuriyet, s. 2

Yorum bırakın