Kader, Hikmet Edebiyatı ve Ziya Paşa

Ziya Paşa (1829-1880)

Sonsuzluğa mısra mısra hikmetler bırakmak faslını kapayan odur.
Mısra mısra hikmetleriyle sonsuz olan da gene odur.

Rüştü şardağ

Alın yazılarımızın en eski san’atçılarını hatırlıyoruz: Onların, bir büyük ruh saltanatına dayanan varlıklarında duydukları tek rahatsızlık ve ağrı noktası, günlerin pertavsızına ve zamanın akışına sığmayan talihimiz değil mi? İnsan oğlunun kaderi!.. Bu ne avuca sığmaz, renge gelmez, şekle girmez konudur. Fikir ve felsefe adamları onu küllî kuvvetin hükmettiği ve birer oyuncak durumunda bulunan cüz’î insanların yaşadığı İslâm ve şark dünyasında, çok Allahlı eski Yunan hayatında “sebeb”li, “sebeb”siz kader felsefelerinde aradılar. Son çağların fikre yüceliş veren “détèrminisme” felsefesinde de arayanlar var. Kökünde bir nedenlik (causalité) de olsa, insanların zaruret kanunlarına bağlı bulunduklarını iddia eden bu mezhebin de insanı bir kader konusu olarak karşımıza çıkardığı yolundaki fikir çatışmaları sona ermiş değildir. Fakat bu çatışma ve görüşlerin dışında kalan şaşmaz hakikati görmezlikten gelemeyiz: San’at ve edebiyat insan üzerinde durdukça san’atçının mânâ vermek üzere avucunda sıkıp duracağı şey kaderimiz değil midir? İlk Yunan san’atının kader karşısında elleri kilitlenen insanlarını düşünürken, yurdu harabeye dönen Eneid’in, “Gaddar Junon! Hain Neptun!” diye tanrılara haykırışını hatırlamamağa imkân olmuyor. Racine de, bütün iyi olmak isteklerine rağmen kör ihtirasların elinde kıvranan kahramanları ve son çağların, yüzü gülmeyen insan üzerinde dönüp duran san’atçıları, bize san’at ibresinin yeni anlayışlarla da olsa sık sık kader üzerine doğru yöneldiğini göstermektedir.

Divan şiirlerini okurken…

Kader; divan şiirlerini en cömert mısralarla süsler. İslâmlığın, hattâ ondan önceki çeşitli şark dinlerinin köklerine dayanan bir düşünüş sistemi diyebileceğimiz tasavvuf; hayat, başarı, mes’udluk, sağlık, ölüm gibi meselelerde küçük insan iradelerinin hiçbir şey yapamayacağını, her şeyin kader adını verebileceğimiz bir kuvvete bağlı olduğunu ileri sürer. Şair, bu devirde olanlar karşısında el bağlamaktan başka çaresi olmayan bir kimsedir. Bu tarafıyla bir miskinlik, bir harablık anlatan kader, bir diğer yüzüyle de edebiyata değerli mısra ve beyitler armağan etmiştir. Çünkü kadere inanan şair, olaylar karşısında kalenderdir; kötüler karşısında iyidir. Yarından çok zaman bir şey beklemese bile, hayat silleleriyle yıkılmaz, başarısızlıklardan korkmaz ve sarsılmaz. Nâbî, Koca Ragıp Paşa, Bâkî, Ruhî başta gelmek üzere beyit beyit hemen her divan şairinde kader şiirlerine rastlarız. Bakarsızın şair ne devrin padişahına, ne altın ve gümüşe, hiçbir şeye minnet etmez. Çünkü onun minneti ezelden yazılan kader defterinedir:

“Divanı ezelde yazılan deftere minnet”
Dost, düşman diye birbirimizi yemekte ne var? (Nâbî)

Şair, iki günlük bir ömür için yapılan bu kavgalara şaşar:

“Dôst düşman dêyu etme halk ile cengü cida!
Cahil olma iki günlük ömr için kavgayı ko” (Ruhî Bağdadî)

O, işin sonunun nereye vardığını pek iyi bilir:
“Sıhhat sonu derd olmasa vuslat sonu hicran” (Ruhî Bağdadî)

Aşktan başına ne belâ gelse boyun bükecektir. Çünkü başka çare var mı: 

“Fermânı aşka can iledir inkivadımız
Hükmü kazâya zerre kadar yok inadımız” (Bâkî)

Cihanın, padişahın, kısacası en büyük kimselerin vereceği nimeti teper. Kaderin kendisine pay olarak ayırdığı bir lokma ekmekle bir parça sudan daha aziz bir şey var mı? Bu rıza, bir miskinlik değil, alçaltıcı bir lûtfu tepmektir:

“Cihanın nimetinden kendi âb ü dânemiz yeydir” (Bâkî)

Fakat onlar, sade kader üzerinde değil, her şey üzerinde birer hikmetli mısra bıraktılar. Biraz hakim olmasını bilmeyen Divan şairinin zamanında rütbesi pek yüksek değildi. Edebiyatımızın onlardan alacağı şey, kader karşısındaki karamsarlık yerine, her şeye biraz da hikmet gözüyle bakmak ve iyimser kalabilmek olmalıdır; ve onların kaderden ilham alarak insanı gerçekler için söyledikleri deyişlerin kesif güzelliklerine ulaşmaktır.

Ziya Paşa

Onu hepimiz tanımaktadız, “Vak’a-i Hayriye” sırasında dünyaya gelen, şark ve garbı iyi tanıyan, büyük bir hürriyetçi ve ülkücü iken insan zaaflarına da kapılmaktan kendini alamayan, “Harabat” adlı eseriyle eskiliği, fakat “Zafername”siyle Türk edebiyatına karakterli mizahı, satire denen gerçek hicvi getiren, çok gören, çok tekin ve ço zaman en doğru gören, nihayet 1897 yılının 17 mayısında Adana’da Ulu Cami kabristanına gömülen şairden bize kalan şeyi düşünürken hikmet ve kader şairliği üzerinde durmamak ve onu, hikmetlerini halka, kalabalığa yayabilmiş, popüler, fakat san’atını korumasını bilmiş bir kimse olarak anmamak elden gelemez.

Kaderciliği

“Tercii Bend” ve “Terkibi Bend”inde gazellerinin bazı beyitlerinde şair, kadere inanmaktadır. Fakat onu, bu inanışında, eski şark mistikliğinin çemberinden ayrılarak arasıra insanî düşüncelere dayanır bir halde de görmedeyiz. Yani mısralarında şairin kendi talihsizliğinden ziyade talihsiz insanların çehreleri de ışıklanır ve hikmetleri kendi karamsarlığını anlatmaktan ziyade karamsarlığa yuvarlanmış insanları dile getirir. Garbı çok yakından tanımış ve iyi taraflarıyla benimsemiş olan ve:

“Cihan namındaki bir makteli âma yolum düştü
Hükûmet derler onda çok salhâneler gördüm.”

Diyecek kadar ihtilâlci bir ruha malik bulunan şair, -biraz dünyayı karanlık görmüş olsa bile- Divan şiirlerindeki kader anlayışının kopyacısı değildi. Belki mahzun yurttaşlarını kendisi gibi avunmaya muhtaç buluyor ve belki biraz da, kendisinden başka her şeyin en çok güdücü tesirleri altında ter döken “insan”ı görür gibi oluyordu. Meselâ: Kışın yaza, baharın güze doğru eğilişine bakarak bize cihanın da bir nihayete ereceğini işaret etmişti:

“Müncer olur umûru cihan bir nehayete
Sayfu şitâya meyli baharın hazânedir” (Külliyat-ı Ziya Paşa, s. 121)

Gider ayak hepsini bıraktıktan sonra dünyanın altın ve gümüşünde ne var:

“Dehrin ne safa var acaba sîm ü zerinde
İnsan bırakır hepsini hin-i seferinde” (Aynı eser, s. 137)

Fakat o dünyadaki talihsizliklerden, gökten mücevher bile yağsa kendi bahçesine bir damla bile düşmeyeceğinden dolayı mustarib değildir. Etrafına bakarken büyük bir mizahçı kalem olduğunu “Zafername”sindeki kadar kuvvetle duyurur:

“Bin böyle cihanı zer ü sîm olsa yetişmez
Mümkün mü ki is’af oluna matlabı âlem
Hariçten eğer olsa temaşasına imkân
Müthiş görünür heykeli müsta’cebi âlem
Almış yükünü şöyle ki seyrinde halelsiz
Bir zerre dahi kaldıramaz merkebi âlem
Ebnayı beşerde kalacak mı bu muâdat
Yarâb ne zaman doğrulacak mezheb-i âlem” (Aynı eser, s. 135-136)

Kaderden hikmete ve hikmetten insanlara…

Şairin yolu, gerçekten gitgide insanlara doğru kayar, hayat karşısında bir içten kaynaşmanın mahsulü olan “Tercii Bend”e karşılık “Terkibi Bend” cemiyete ve insana doğru inişin ve “hikmet”leri onlara doğru çevirişin eseridir. Şair, günündeki yüksek rütbeli insanların bütün suçları işledikleri halde el üstünde dolaştıklarını, ceza kanunlarının ise âcizler için çalışıp durduğunu anlatır:

“Af ile mübeşşer midir ashabı meratip
Kanunu ceza âciz mi hâs demektir” (Aynı eser, s. 143)

Devrin vezirine kızar, fakat bıraktığı hikmet sade vezire değil, bütün kendini dev aynasında görüp duranlara kadar uzanır:

“Ey müftehiri devleti yek rûzei dünya
Dünya sana mahsûsu müsellem mi sanırsın” (Aynı eser, s. 142)

Gülerler bu insanlar; size gûya nezaketle muamele ederler; fakat çoğundan korkun; aslan bile saldırmadan önce gülümser ve sırıtır gibidir:

“Yaktı nice canlar o nezaketle tebessüm
Şirin dahi kastetmesi câna gülerektir” (Aynı eser, s. 143)

Ve halk; ezip büzerek, bozarak da olsa şu mısraları hâlâ okumaz mı?

“Eyvah bu bâzîcede bizler yine yandık”
“Zerdüz palan vursan eşek yine eşektir”

Son günlerinde Ziya Paşa mustarib, kırık ve ümitsizdi:

“Derde uğrar, kim sadakat etse elbet devlete
İstikamet mahz-ı cinnettir bu mülkü millete”

Diyecek kadar mustarib. Fakat onu bir devrin karanlığı içinde görmek zorundayız, o karanlık devirler bu mustariblerin omuzlarıyla maziye doğru gitti. Ziya Paşa “canını etsen feda bir kimse takdir eylemez” diyordu. Fakat işte takdir ediyoruz ya!. Halbuki o sade bir dava adamı olarak değil; “Hiciv” diye hâlâ küfür savurup durduğumuz bir devirde bize Zafername gibi insanlara mahsus hicvi getirmekle, halk hayatından aldığı, insanları incelemeden sonra elde ettiği hikmetleri gene onlara kadar ulaştırmakta ve edebiyatımızda ilk defa ders veren edebiyat san’at eylemekte de bir değer kazanmaktadır. Sonsuzluğa mısra mısra hikmetler bırakmak faslını kapayan odur. Mısra mısra hikmetleriyle sonsuz olan da gene odur.

Şardağ, R. (17 Mayıs 1944). Edebiyat Bahisleri / Kader, Hikmet Edebiyatı ve Ziya Paşa / Ölümünün 47. Yıldönümünde. Cumhuriyet,  s. 2

Yorum bırakın