Şiirimizde acıklılık ve büyük ıstırap

Bu büyük ıstırab, kötürüm bırakan ve ellerimizi kollarımızı bağlıyan gündelik sızıltı edebiyatı değil, kendi geleceğimizi bize göstermeğe çalışan kendi hakikatlerimizle bizi sık sık başbaşa bırakan bir edebiyattır.

rüştü şardağ

Bir taşra gazetesinde genç bir arkadaş geçenlerde şiirimizden şikâyet ederken diyordu ki: “Nedir bu iniltiler, nedir bu ıstırab, şiirimizin yüzü ne zaman gülecek?” Eğer bu arkadaşın maksadı acıklı, edebiyat ise biz de şiirimizin yüzü gülsün isteriz. Fakat her halde bu gülüş, şiirde kahkaha ve neş’e aramak ve şiir san’atını sadece buna bağlamak manasında olmamak gerek. Taşra gazetesindeki arkadaşımıza şikayetine benzer sızıltılara zaman zaman gazete fıkralarında ve dergi köşelerinde de rastlıyoruz. Gerçi edebiyatımız, hele şiirimiz yüz yıldan beri kötü bir “marazî”lik içinde yuvarlanmamış değildir. Fakat büyük ıstırabın büyük san’at demek olduğu, büyük san’atın da bu acıklı şiirden yani sade kendisi ağlıyan şiirden bambaşka bir şey olduğu muhakkaktır. Çünkü her büyük usta, engin şiire bu ıstırabla ulaştı. Kardeşlerinin, günün bakırı çalmış olan ruhlarını kendi dinmez ağrılarıyla saf ve duygulu kıldı. Bir frenk münekkidi beş yıl önce alaycı san’atı da yücelterek şöyle söylemişti: “Bırakınız insanları iğnelesinler! Onlarla alay etsinler! Zekâyı cımbızlaştıran o kalemler, yaralı bulunmasalar, halimize yanmasalar, böyle acı acı güler ve iğnelerler miydi?”

Büyük ıstırabı, romantizmin şu kötü “acıklı”lık mübalâğasında arayanlardan veya gerçek ıstırabı tanımak istemeyenlerden daima uzak kalalım. Çünkü onlar, san’atın ayağını basagelmekte olduğu en sağlam döşemenin muztarib insanlık olduğunu ve dünyayı, kurulduğu günden beri yüzü gülmez âşıkların, somurtgan çocukların, büyük taliplerin doldurageldiğini anlamak istemeyeceklerdir. Hem asıl ıstırab şair için nerde bulunmaz ki… Gönlünü boyundan büyük işlere karıştırmaktan kendini alamayan, duygularını sık sık kendi dışına çıkaran, sevgilerini ülkeler aşırı insanlara kadar götüren şair bize istemese de büyük ıstırabı verecektir. Yalancı ıstırab şu “acıklılık” dediğimiz şey, sahibinin yüzünden pek çabuk maskesini düşürür. Onları asıl ıstırab şiirlerinden ayırmakta güçlük çekmeyiz. Çünkü bu iniltili mısralar, kurt düşmüş ağaç kabukları gibi er geç dökülü dökülüverir; çünkü bu küçük kederliler, hiçbir gün bize çektiklerimizi yaşatamamışlardır. Acıklı edebiyatta gerçi sık sık insanlığın büyük çilekeşlerine ayak uydurmak kaprisi sırıtır. Fakat yalanın, bu yarım insanları bu yaşamamış olan taklitçileri, bu bize sade kendisi hakkında yanıp yıkılan sahte pehlivanları yarı yolda bırakacağı muhakkaktır.

Halbuki insanlara ısısı eksilmez bir kalble bağlı kalan şairler kendilerini büyük mahşer ortasında eritmesini bilmişlerdir. Ve renkleri, çizilmekle tüketilemeyen “insan”ın, bin bir yöne doğru akan binbir köşede gizlenen soluklarını bu büyük mustaribler en yaman bir kudretle işitmesini bildiler. Çağ çağ, insanlık bir küçük bedene esir olarak aşkı onda buldu. Bir çağ geldi ki cemiyet, vatan, toprak, tabiat ve insanlık; bir çağ geldi ki küçük sanılan insanın büyük iç meseleleri insanları, dolayısıyla şairi kendine doğru çekti. Şu bir nokta büyüklüğündeki insanın kendisine nisbet edilen dünya içinde ne çeşitli ve ne çok meseleleri olageldi: Kimi insanlar, konuşmağa en çok hakkı oldukları halde sustular; kimileri avlanan bir kuşun yaralı sesinden yaralandılar; bir kulübe içinde yaşadıkları halde hayatlarını kimseye bildirmeden ve her gün mes’udluklarından dem vura vura nice insanlar göçüp gittiler. Şüphenin kurtlarıyla kemirilenler, karanlıkta en büyük güneşi bulacaklarını umarak gölgede, kuytuda yaşayan soluk yüzlüler, gür sesile hayata koşan, sonra düşen, kırılanlar, en büyük yarayı aşktan aldıkları halde aşkla en çok alay eden acıklı mağrurlar, adım başında aşklarından, sevdadan söz açan katı gönüllüler, korkak cesurlar, merhamet hastaları, büyük çocuklar, çocuk adamlar yani hep bizler bizler…

Bütün bu insanlardan ses veren şair, elbet de sık sık büyük ıstıraba ulaşacaktır. Şairin dünyasında büyük ıstırab en ölümsüz bir konudur. Bizim onlarda zaten binbir ad takarak, şunu bunu ileri sürerek sevdiğimiz şey hep bu büyük ıstırabdır. Çünkü küçücük bedenini silkeleyip sarstığınız gün zavallı insandan işiteceğiniz şey gerçekten bin ahtan başka bir şey değildir. Büyük san’atçılar, bu ahla vurulan, fakat gene bu ahla dirilen ve bizi her zaman diri ve zinde tutan kimselerdir. Şu rakibesi Raksan’ı bile bile sevdiği Beyazıd’ın eline teslim ederken, Racine’in Atalit’e döktürdüğü gözyaşları, şu Habeş yüzünün derisi altında biraz çocuk, biraz hayvan taraflarımızı haykırıp duran Othello, Grandet’nin öldürücü hasisliği altında boyun büküp duran ana ile kız tiyatro ve romandaki ıstırabı nasıl duyurmada ise büyük şairlerin şiirlerinde de aynı ıstırab san’atı yaşar, durur, Lamartine’in mahzun ve romantik âşıkları bugünkü insana ses veremese bile Grazlella, üst tabakadan insanların sevgisi karşısında şaşıran önce inanamayan, sonra en büyük fedakârlıklarla bağlanarak felâkete sürüklenen fakir kızların acısını bize duyurmada devam edecektir. Hugo’nun sade Fransadakiler değil, fakat bütün dünya sefillerinin kaderine doğru asi göz yaşlarıyla ilk defa eğilen büyük “Sefiller”inde, Notre Dame’ın, şu taş sanılan yüreği içinde vefanın ve karşılıksız aşkın büyük destanı kazılan cücesinde, Baudlaire’in bütün büyük görünüşlerine rağmen sık sık kirli kalmaktan kurtulamayan korkunç insanlarında. Bütün bu insanlarda görülen şey büyük ıstırabdan başka nedir? Elbet de şairler mısraları arasında bir büyük ıstırabdan ses verebildikleri nisbette yüceleceklerdir. Bir şiire başlarken bütün duygulu varlığını seferber eden okuyucu, bu kutsal gezintiden bir iki mısracık içinde olsun bu insanlık acısını tadamadan dönerse, kendisini ne bomboş ve ne zavallı hissedecektir. Aynı zavallılık o şiirin şairi için de mevcud demektir. Bir dünya içindesiniz, ümid yollarında yürümek mi lâzım, yoksa geriye, gecelerden ibaret olan iklimlere mi dönmeli? Yani yarın bize yeni bir şey getirecek mi? Yoksa her geçen gün daha mı güzel olacak? Şair, bunu bizim yazdığımız satırlarla sorsa büyük yeisinden kuşkulanırdık. Fakat o aşağıdaki mısralar ile büyük ıstıraba ulaşır.

Dönsek mi bu aşkın şafağından,
Gitsek mi ekalimi leyâle?
Bizden daha evvel erişenler
Ağlar bugün evvelki hayale!
(Ahmed Hâşim)

Bu ıstırab bir başka dünyamızdan da ses verebilir. İşte asırlar gerisinden gelen şu sese dikkat ediniz, sevgilinin gözleri, kahretmek üzere bir gün şaire bakacakmış ne yazık!. Ne yazık ki o zamana kadar bu küçük ve harab vücud toprağa ve mezara doğru kayıp gitmiş olacak:

“Gözün demiş ki Hümami’yi öldürem bir gün
O vadeye ol erinceye ben mezar olurum.”
(Hümami)

Şair bir otelde yatmaktadır; bitişik odada kim olduğunu tanımadığı otel arkadaşına yüzünü görmediği halde alışkanlıktan gelme bir sevgi duyar. Fakat o, insanları sevmek için o kadar büyük ıstırab çekerek duygulanmaktadır ki aşağıya aldığımız ve izinsiz ve kafiyesiz iki kıt’asile bu muhabbet ölmez mısralarla içimizi kaplar:

“Ayak seslerini dinlediğim olur,
Şarkı söyler kendi kendine bazan,
Derim, şimdi arka üstü yatmakta,
Bilirim, şu anda sıkılmaktadır.
Ve onu düşünerek uyuduğum geceler,
Üstünü örterim rüyada.
Acep o da beni düşünür mü
Benim onu düşündüğüm gibi?”
(Oktay Rıfat)

Bu büyük ıstırab, kötürüm bırakan ve ellerimizi kollarımızı bağlıyan gündelik sızıltı edebiyatı değil, kendi geleceğimizi bize göstermeğe çalışan kendi hakikatlerimizle bizi sık sık başbaşa bırakan bir edebiyattır. Büyük ıstırabı taşıyan şiirler uyutucu değil, avutucu, gizleyici değil, apaçık gösterici, unutturucu değil, bizi bize hatırlatıcıdır. Nice asırlardan beri şu yer yuvarlağı üzerinde hüküm süren şairler bize dair en doğru konuşan kimseler oldular. 

Büyük ıstırab şiirleri, bin renkli hakikatlerimizin aynasını münasib fırsatlarla sık sık yüzümüze tutan şiirlerdir.

Şardağ, R. (3 Haziran 1944). Edebiyat Bahisleri / Şiirimizde Acıklılık ve Büyük Istırap. Cumhuriyet, s. 2. 

Yorum bırakın