Bir borç hikayesi

– Koca karının haberi olmaz mı dersin?
– Yok canım, nereden olacak?
– Hemen bugün başlıyalım mı?
– Öyle ya! Hazır bugün Üsküdar’da pazar var.

Şemsi ile Duman Ali arasında geçen bu konuşmalar kahvedekiler üzerinde bir şüphe uyandırmış olacak ki yavaş yavaş gözler onlara doğru döndü. Bazısı iskemlesini çevirdi. Bunu hisseden Şemsi, vaziyeti göz kaş arasında Duman Ali’ye anlattı. Ve sustular. 

Çünkü bu kahveye gelenler hep dedikoducu, fena ruhlu, biribirlerinin arkasından söyliyen, her biri biribirine enmiyeti olmıyan kimselerdi. Zaten “İbrahimağa” denen bu yer, Kadıköyünün en kuytu, en sessiz, arkasını Acıbadem taraflarının loşluğuna, yanını, Karacaahmedin derin sessizliğine vermiş bir yeriydi. Hele böyle akşam vakti, selvilerin koyu karaltıları insanların üzerine doğru çöküyormuş hissini verince elde olmıyarak içe bir ürperme gelirdi. İşte bu kahvenin insanları da, kahveci Ali Çavuş’tan tutun da oduncular, tren işçileri, serseri çocuklarına varınncaya kadar bu loş, korkunç, karanlık, “İbrahimağa”nın sanki birer timsaliydi. Şemsi kahvedeki insanları iyi tanıdığı için Duman Ali ile olan konuşmasını kesivermişti. 

O, Duman Ali’yi tanıyalı bir ay kadar olmuştu. Onunla Ali Çavuş’un kahvesinde, bir tavla masası başında dost olmuşlardı. Aliye “Duman” adının verilmesinin sebebi, duman gibi bir adam olmasıydı. Tez canlı, eli biraz uzun olan, her şeye başını sokan, bir gün “Arabın bağından” üzüm çalan; bir gün, boş bir evin musluklarını koparan bu çocuk kahvede babayiğit bir delikanlı diye namlanmıştı. İri kaburga kemiklerinin şişirdiği göğsünün üzerindeki geniş omuzları insana bir saygı hissi veriyor, toza, toprağa bulanmış olan kirpiklerinin çevrelediği yeşil gözlerinin ışıl ışıl yanışı insana: “Ne candan bir delikanlı” dedirtiyordu. 

Gerçekten onun kimseye zararı yok gibiydi. “Bu hane kiralıktır” levhasını taşıyan evlerle bol meyvalı bahçelerden başka hemen kimsede, hiç bir şeyde gözü yoktu. Bu yaptıklarına da zaten hırsızlık denemezdi ya!. Boş evlerden musluk sökmek, bahçelerden aşırıp koynuna doldurduğu meyvaları satarak bir kaç kuruş elde etmek: Bunların kime zararı olurdu ki? Olsa olsa bu hareketlerinin, kendisine zararı olması lâzımdı. Çünkü o, eline geçen para ile Kadıköyünün kimsenin bilmediği bir yerinden eroin satın alıyor ve kendi kendini zehirliyordu. Bununla beraber bu birkaç kuruş ve bir parça zehir, onun hayatında -yalancı, hattâ öldürücü bile olsa- bir neş’enin müjdecisi idi. O, ancak kafasını tütsülediği zaman kendine gelir, güler ve kahvedekileri bin türlük komiklikler yaparak neş’eden kırar geçirirdi. 

Şemsi, onu böylece, kimseye zararı olmıyan kendi gibi bir serseri diye tanımıştı. Yalnız ne de ola, kendisi iyi bir adam evlâdı idi. Gerçi o da okumamış, bir baltaya sap olamayıp babasının bütün tazyiklerine rağmen ipsiz, sapsız sokaklarda gezen bir haylaz olmuştu.

Olmuştu ama, ne de olsa akşamları boğazından içeriye sıcak bir çorba girdiğinden ve geceleri de yatacak temiz bir yer bulduğundan “Duman Ali” gibi hırsızlık yapmıyor ve bu türlü işlerinde onun yanına yaklaşmıyordu. 

Şemsi’nin babası ile annesi bir hafta evvel Adapazarı’na misafirliğe gitmişlerdi. Oğullarını, “belki yer değiştirir de akıllanır” düşüncesile o kadar birlikte götürmek istedikleri halde bir türlü ona söz anlatamamışlar; nihayet gidecekleri gün Şemsi’yi ortada göremeyince, “ne hali varsa görsün” diyerek, bir akşam üstü Adapazarı’na yollanmışlardı. 

Şemsi, onların hareketinden sonra hemen meydana çıkmış ve bu bir hafta içinde Duman Ali’yi evinde yatırmış, o, babasının alış veriş ettiği -çok zamanlar veresiye de aldığı- dükkândan öteberi alarak geçinmişlerdi. Fakat, nihayet işin aksi tarafı gelip çatmış, dündenberi bakkal da borca bir şey vermiyeceğini söyleyince çok fena bir vaziyete düşmüşler, geceyi büyük bir mide boşluğu ve açlık sancısı içinde geçirip gün ışıyınca kahveye koşmuşlardı. Parasızlık ve bu açlığa bir çare bulmak için demindenberi düşünmekte olan Şemsi nihayet aklına gelen şeyi Ali’ye açmıştı. Evet! Evin eşyalarını Üsküdar’da bitpazarında satmak: Bu en doğru, en kestirme yoldu. Ancak Şemsi sıkılıp utandığından bu işi yapamıyor ve bir yolunu bulup Ali’ye açmak istiyordu.

– Ali, nasıl bu fikir dadaşım?
– Yaman be ağabeyciğim. Yaman ama… 
– Kim yapacak değil mi?
– Öyle, Orası berbat işte. Ulan Şemsi! Senin de her işin böyle aynasız gidiyor vesselâm. 

O sırada kahvenin tren yoluna bakan bahçesinden doğru gelen Ali Çavuş, Duman Ali’nin gözüne ilişmişti. Ali, uzaktan bu kır sakallı ihtiyara elile işaret ederek: 

– Ali Çavuş, dedi. Yanaş bakalım. Gül yüzünü görelim yahu!

Yıllardanberi kahvesine girip çıkan müşteriler arasında bin türlü insanları göre göre tecrübeler edinmiş olan bu şeytan bakışlı ihtiyar:

– Ni oluyomuş? Bir işiniz mi düştü hele? dedi. Ali ihtiyarı omuzundan çekip yanına oturttuktan sonra:
– Babalık, dedi. Ulan, ne siluhetini sevdiğim adamsın be! Hani seni görünce, gözümüz, gönlümüz açılıyor. 

İhtiyar, “öyle, sen onu sakalıma anlat” der gibi başını salladıktan sonra:

– E, dedi. Ne demeye çağırdın beni. Onu desene bir?

– Bak, dinle çavuşum! Bizim Şemsinin babası falan evde yok. Bir ay için Adapazarı’na gittiler. Biz burada meteliksiz havyar kesiyoruz. Üstelik sana da takıntım var. Şemsinin de olacak. Bir şey düşündük, dedik ki: Şemsi’nin evindeki bazı eşyalar Üsküdar’a doğru ayaklansın.

– O ne demek oluyormuş?

– Hani canım anlarsın ya!.. Bitpazarına doğru yollanacak. Allah babadan ne gelirse kârdır. Birkaç kuruş elimize geçerse hem bizim işimize yarıyacak, hem sana takıntımız kalmıyacak. 

– İyi ya oğlum, benim neyime gerek?

– Dinle babam! Patlama. Bu eşyaları pazarda ben satacağım. Polis korkusunu falan göze alıyorum. Ama. bize kimsenin emniyeti yok ki.. Millet bize adam bozuntusu idiye bakıyor. Sen kefil ol da şu işi yapalım. 

– Yok oğlum neme gerek? Ben başımı belâya sokamam. 

– Canım çavuşum! Sakalını sevdiğimin adamı. Bu işte belâ falan yok. Satılacak bir iki iskemle var, o kadar. Hem senin de paranı öderiz, geçer gider. Sonra sen, orada tanıdık madrabazlardan bir ikisile beni tanıştırır ve bana kefil olacağını söyler gidersin. 

İhtiyar, derin derin düşündü. Çopur gözlerinin üzerindeki kirpiklerini iri kanatlı kuşların sıcaktan, tembel tembel ve ağır kanatlarını kaldırıp indirmesi gibi bir iki defa oynattı ve sonra: 

– Ama, dedi. Bana sorarlarsa ne diyeceğim. O zaman Şemsi atıldı:
– Kimse sormaz merak etme çavuşum. Birkaç kuruş elimize geçirelim, sana borcumuzu da veririz; malûm ya, namus meselesi. 
– Orası öyle, vermelisiniz. Ama.. Hadi olsun bakalım bu işi de yapalım. 
– Eksik olma çavuş. Biliyorsun biz de fukarayız işte.

O gün, Duman Ali evin hemen bütün yatak çarşaflarını ve yastıklarını yüklenerek bitpazarına gitmişti. Ali Çavuşla kefil işini hallettikten sonra ihtiyar hemen kahvesine dönmüş, öğleye kadar eşyaların hepsini altı liraya satmış, fakat bu kadar yorgunluğuna karşılık altı liranın hiç olmazsa bir lirasını cebine indirmek lâzım geldiğini düşünmüştü. Ve düşündüğünü de hemen yaptı. Öyle ya, bu işte Şemsi ne kadar iyi arkadaşı da olsa kendisinden şüphelenen polislerin korkusu bir taraftan, yakıcı güneş altında kavrulan bir taraftan o kadar yolu da yayan, yürümek caba olduğu halde, bu kadar yorgunluğa karşılık bu hareketinde başarılı demekti. Saat da ikiye geliyordu. Üsküdar-Kadıköy tramvaylarında Ali Çavuş’un kahvesine geldi. Ve Şemsi’ye hemen alış verişin durgunluğundan, piyasanın ölgünlüğünden malların para etmediğinden uzun uzun bahsetti. Bunun için sattığı eşyalardan ancak bir lira alabildiğini söyledi. Şemsi de bu paranın kendisine iki gün bile yetmiyeceğini düşünerek ve Ali’nin sözlerine hemen inanarak; bir kısım eşyanın dahi satılmasına karar verdi. 

Evet Ali’ye inanmıştı. Çünkü onun gözleri yalan söylemediğini anlatıyordu. Ali’nin Şemsi’ye yalan söylediği ve kandırdığı muhakkak olduğu halde gözlerindeki bu safiyet ve karşısındakilerin bu yalanlara inanması nedendi?

Serseriler arasında bir riyaziye meselesi gibi bazı şeylere sebep aramak o kadar boştur ki.. Onlardan her biri kendi açlığını ve kendi ihtiyacını temin için yaptıkları hareketlerinde hiç bir zaman kendilerini haksız çıkarmaz ve onlar söyledikleri yalanı ekseriya bir hakikat olduğuna kendileri de inanırlar. Ali, Şemsi’ye bunu derken hakikaten iki lira aldığına kendi de inanmıştı. Hem canım, birbirlerini aldatmak.. yalan olan şeyleri hakikat diye yutturmak.. bu gibi şeyler yalnız onlarda mı vardı?

***

O gün akşama kadar üç dört defa Bitpazarına gidip gelen Ali, akşam üstü, tam takır olan evin bir odasında kendisini bekliyen Şemsi’yi görünce: 

– Şemsiciğim, dedi. Beklettim galiba?
– Yok, canım. Asıl biz zahmet ettik. Nasıl bir tehlike falan yok ya? Polise falan rastlamadın mı?
– Elhamdülillâh, sağ salim işi hallettik. Ali Çavuş sağ olsun. 
– Kaç lira alabildin?
– On altı lira..

Halbuki Ali o gün bir iki seferde taşıdığı eşyaları otuz liraya satmış, fakat ön dördünü cebine atmıştı. 

Şemsi, biraz düşündükten sonra:

– Eh, dedi. Ver bakalım. Ne yapalım. Buna da çok şükür. Beşini sana vereyim. Onu da bende kalsın. Oldu mu?
– Nasıl istersen öyle olsun beyciğim.
– Öyle, öyle. Sen de epey yoruldun. Al, beş lirayı. Bu para da bana on gün falan yeter. Sonrasına da Allah kerim. Bizimkilere de iki odalık eşya bırakacak. İki odasının da biz hakkında geldik. 

Biraz düşündü ve devam etti: 

– Babam da beni elile polise teslim etmez ya. Nasıl olsa unutup gider. Biz sanki hayatımızda neleri unutmuyoruz ki. Dündenberi ne açlık, ne sefalet çektik. Bak şimdi onları düşünüyor muyuz? Hayat zaten her şeyi unutmaktır. Bunu ben mektepteyken bir hocam söylemişti. 
– Ulan ne yaman hocaymış be! Hani böyle adama da, böyle söze de kurban. Ben neredeyse adımı unutacağım. Desene biz de o hocaya göre hayat adamıyız demek. 

***

Ali, o akşam, Şemsi’den aldığı beş lirayı diğer arkadaşlarının yanına yerleştiriverdi. Kadıköyüne yollandı. Yolda kendi kendine:

-Ulan, diyordu. Şu Şemsi de adammış…

Şardağ, R. (18 Mart 1937). Her Gün Bir Hikâye / Bir Borç Hikâyesi. Kurun, s. 6.

Bir borç hikayesi” için bir yorum

Yorum bırakın