Dostluk ve vefa

Türk edebiyatı, Tanzimat başındanberi sayfa sayfa karıştırıldıkça büyük kusur ve hata yığınları arasında, ne büyük ümit şûleleri de arzeder. 

Beşerî edebiyatın; yâni insanla alâkadar bir şeyi değil, her şeyi, hep mukaddes olan insan zaaflarını, faziletlerini tercihsiz olarak kardeşlerine anlatmaya çalışan edebiyatın içinde dostluk ve vefa denilen bir cihet de var ki her vasıf gibi ona da küçük ümitler halinde edebiyatımızın muhtelif devrelerinde temas edilip geçilmiştir. Sade Tanzimatçılar değil, bütün ediplerimizin garbı, garbın hakiki insan san’atini tanıyanlarımızın gözlerinden nasıl kaçar ki onlarda aşk, onlarda aile muhabbeti, onlarda vatan sevgisi, hulâsa onların, san’atkârlarında görülen her türlü muhabbet ve vefa büyük dostluklara doğru açılmadıkça, genişlemedikçe rahat edemez. Garp romanlarının bütün büyük aşkları bu sebeple beşerîdir. Çünkü o sevgilerde fert uzviyetlerinin dışına fırlamış, vatan sınırlarının ötelerine taşmış, aile yuvasına sığamamış bir mahiyet kaynar, durur. Klâsik Fransız edebiyatı Iphigénie’nin vatan sevgisinde hangi dar hudutta takılıp kalmıştır. Büyük Alman şairi, Doktor Faust’u, neden insanların ve dünyanın mükemmeliyeti uğruna, beşer sevgisi için şeytanla, en felâketli mukavelelere sürüklemiştir? Bu insan aşkının, bu dünya sevgisinin, bu dostluğun, bu aziz vefanın muayyen sahalara sıkışmış şeklini tayin edebilir miyiz?

Balzac’ın Goriot Baba’sı sadece fedakâr bir babanın evlât sevgisini temsil etmekten ne kadar uzaktır. Her türlü kahra rağmen sevmekte, vefada devam eden bir babayı, bir insanı koca san’atkâr bize bir örnek olarak tanıtmakta değil midir? Şekspirin o sabırlı, cezaya mükâfat görmüş gibi mütehammil (katlanan), haksız darbeler karşısında muti (uysal), sadık ve büyük dost uşakları bize neler düşündürmez?

Türk edebiyatının büyük mutasavvıflarındaki rekabet götürmez aşklar, bir zamanlar garbin bu muhayyel (hayal ürünü) aşklarını ne kadar dilsizleştirmiş, bir hiç haline düşürmüştü. Fakat Tanzimat’a kadar sosyal hayat istikametince yıkılan bütün faziletler, iyi vasıflarla birlikte o da kaybolarak yerini riyanın, sun’iliğin dünyasına terketti. İşte Tanzimat garba aktığı zaman, şuurlu olarak beşerî bir hususiyet olduğunu idrâk etmese bile bu türlü dostluk ve vefayı da görmüş oldu. Sergüzeştteki cevher, nasıl bir sebeple, niçin dilberi kaçırır diye sorabilir miyiz? Bu beyaz ve bedbaht esireye âşık olduğu halde onun kaçması için kendi vücudünü ölüme yollayan bir insan bize hudutsuz dostluğun örneğini vermek istemiştir. Kemal‘in bütün romanlar bu bakımdan hiç bir değer arzetmezler. Onlarda rastlanılan büyük fedakârlıklar diyebiliriz ki, romantizmin santimantal (hassas) bir hava yaratmak prensiplerinden mülhem (ilhamla) olmuştur. Belki Sezaî bu şûleyi (alevi) idrâk etmemiştir, fakat edebiyatımızn bu dikkate şayan siması bu noktayı sezmiş olsa bile mühimdir. Zaten iyi yüksek ve insanî edebiyatın bazı vasfıları bütün bir Tanzimat içinde kopuk kopuk, dağınık, biraz maksatsız akıp gider. 

Bir san’at mümtaziyetine (seçkinliğine) bürünemediğini söyleyip durduğumuz Recaîzade‘nin evlât acısiyle kıvranan mısraları, halbuki hiç münakaşasız diyebiliriz ki bu beşerî sevgi vev vefanın birer örneğidir. Felsefî endişelerle örtülmüş, anî feveran ve inkisarlardan (gücenme) ibaret olarak çok zaman didaktik (öğretici) birer mahiyet arzeden Makber şairinin ıztırabı ve ifadesi kudretli hitapları karşısında, onun sesi ne kadar mütevazı, fakat ne kadar daha insanî, vefakârdır. Her güzel şeyin sonunda, her eğlence ve zevkin nihayetinde derhal oğlunu hatırlayan ve “Gözüm nuru oğulcuğum Nejadım” diye büyük vefa ve aşkına dönen bu babayı, onun büyük ve vefalı hüznünü edebiyatımızın insanî bir ziyneti olarak düşünmekteyim. 

Halid Ziya‘nın belki biraz romanesk hüviyetinde kalmış olan merhamet hisleri yer yer bu türlü vefaya yaklaşmak ister. Hüseyin Siret‘in aşkında ise bu büyük vefanın şûlelerini aramak boştur. Çünkü bu ses kısıktır, bu ses halsizdir. Bu sesin karısına, âşıkına ait, bir maksada matuf (bağlı) olan ıztırabı, ancak büyük beşerî vefanın eşiklerindedir. “Mehcure ile Hikmet” müellifi bu bakımdan ne kadar enteresandır. Onun bahsettiği sarhoş ve zalim kocalara rağmen o kadınların sevgilerini ne ile izah edebiliriz? Bir devrin kadın mahkûmiyeti ve istismarı temeline de istinat etse o büyük kahırlara, işkencelere sefalet ve alâkasızlıklara rağmen kocalarına karşı sabırlı, vefalı, hayret edilecek derecede dost kadınlar bize mevzuumuzu hatırlatıyor. 

Bütün bir Meşrutiyet, ancak “Kiralık Konak” müellifinin eserlerinde bu türlü sevginin örneklerini aksettirir. “Naim Efendi“, bu ihtiyar büyükbabanın Baba Goriat’ya yaklaşan derin fedakârlık ve vefakârlığı, gördüğü cefalara karşılık dostça mukabelelerini unutmak nasıl kabil olabilir? Büyük romancı, “Yaban“da da ayni insaniyet şûlesini çizmiştir. Ahmed Celâl bir bozulmuş devrin, bir bozguna uğramış vatanın, harap, katı ve çorak köyünde ne kadar asil bir vefa ve sabır ve aşk timsalidir. 

Türk edebiyatını bu cepheden de incelemek, dostluğumuzun, insanî muhabbetlerimizin derecesini tayin etmek gerekiyor. Bu lüzum en büyük bir zarurettir. 

Şardağ, R. (13 İkinciteşrin 1940). Edebi Musahabe: Dostluk ve vefa. Vakit, s. 2.

Yorum bırakın