
Ya büyük bir fikirsizlik içinde yüzen, veyahut fikir diye kötü bir ahlâk hocalığı, softa nasihatciliğine müracaat eden, hâlâ ya “mana”sızlığın ya ukalâlığın izleri farkedilen zavallı edebiyatımızı gerçek fikre, bölünmez parçalanmaz fikre ve “mana”nın hakikatine doğru sürüklemek lâzımdır.
rüştü şardağ
Belki küremizin geçirmekte olduğu büyük buhran bu hususta bir âmil (etken) teşkil etmektedir. Belki eskimiş devirlerin yığın yığın biriktirdiği ve her geçen inkılâba rağmen müstehâse (fosil) halinde bir köşeye gizlenip kalmış olan klâsik dünya görüşlerinin topyekûn çökmekte oluşu, belki bir fikir ve düşünüş caossu (kaos) bugün sanatın bedbaht yüzüne en harap kırışıklıkları çizmiştir. Fakat nihayet insanların sanatta çok şey inkâr edecekleri tahmin edileceği halde “fikir”in ve “mana“nın büyük delillerle tarihe yaslanmış olan saltanatına rağmen: “şiirde mana esas değildir“, “edebiyatta ‘fikir’in kıymeti yoktur” yollu garibelerde bulunacakları akla gelmezdi. Ama bu bir hakikat. Bununla beraber, bu türlü hükümlerde bulunanların da hakları pek yok değil.
Çünkü görülüyor ki onlar da, fikir diye, mana diye, sade güneş altında değil, bir milletin, bir devrinde yüz elli defa tekrar edilmiş hakikat kırıntıları ve yıpranmış düşünce artıklarından nefret etmişlerdir. Veya müsbet ilim memlekete gireli seneler olduğu halde “Besait (basitler) oldu mürekkep, mürekkep oldu basit” diye Nabizade misillû (gibi) ukalâlıklara kızmaktadırlar. Böyle de olsa meseleyi mana ve fikrin aleyhine kurmak yine niyetlerini gizlemiyor.
Garp sanatında Edmond Jalaux‘nun dediği gibi “edebiyat kaprisiyö“lerinin (edebiyat kaprislerinin) kalemile alaya almak istenilen büyük fikir manzumesi, esasta tabiî seyrinde devam ediyor. Nihayet garp, fikrin, mananın bütün inceliklerine nüfuz edip onları delik deşik ederek bir uçuruma yuvarlanmışsa, çeşitli düşünüş kavgaları ortasında, büyük fikir nizamlarının mihverini (eksenini) çizmekte tereddüt göstermekteyse; eski zihniyetin bunak müdafileri ile, sosyal ve ekonomik şartlar katîleşmeden cemiyet içinde sivrilmiş yenilik ve ilerilik taraftarları arasındaki mücadele dolayısile neticesiz münakaşalar ortasında sallanıyorsa bu haller zaruretlerle birlikte doğmaktadır. Zaten yüz seneden beri bütün edebiyat kavgalarımızın hastalığı bu değil mi? Hâdiseleri hep zaruretten uzak, ya kendimize göre veya başkalarına göre kıyaslandırmak.
Nitekim “fikir“in zengin ve muhteşem dalgalanışından ve devamından mahrum zavallı dokümanter edebiyatımıza, gayesi muhtelif kollara bölünmüş Tanzimat sanatımıza, nihayet dar bir sahanın şiirleşmiş edebiyatını vermiş “Servetifünun“umuzla ondan sonra akıp gelmiş olan yılların dağınık sanatına bakarak bizde de fikrin ve mananın lüzumsuzluğunu telkin etmek kadar manasızdır. Koca divan sanatı niçin mısralar ve beyitler edebiyatıdır? Neden bu Enderun müessesesinin içinden bize bütün bir şiir yerine bazı değerli mısralar veya beyitler kalmıştır? Aynı şairin ritmik lisanı veya bu dilin fonetik yapılışı manadan daha üstünse neden öbür mısralar unutuluyor da:
“Eğerçi köhne metaız revacımız yoktur”
“Revaca da o kadar ihtiyacımız yoktur”
beyti kalıyor. Çünkü devrin bütün kalender ve aynı zamanda tefahürcü (övünme) zihniyeti ancak bu iki satırda yoğrulmuştur.
1839’cuların bütün çırpınışlarına rağmen eksikleri, fikir cephesi değil miydi? Tanzimat tam ve şuurlu olarak bir fikrin romanını verebilmiştir diyemeyiz. “Yamalı bohça” diye alay ettiğimiz zaman, divan sanatının, bir düşünüş vahdetsizliğine kapılışına esef etmiş olmuyor muyuz?
Nihayet şiir ve nesirde fikir ve mana ne bir iddia, ne problematik mahiyette bir düşünüş veya komprime halinde bir duygudur. Fikrin insan şuurunun muhtelif vitray kaplarına girip çıkmasından doğmuş sayısız tezahürleri vardır ki dayandığı melek ile birlikte fakültatif (isteğe bağlı) bir zenginlik hali arzeder. Ve bu hal onu telkin edici rolünden sıyırır. Böyle dahi olsa bütün kâsik şiir ve klâsik edebiyat bir telkin vasıtası olmuş ve o maksatla yaratılmış değil midir? Eski greko-lâtin sanatının hayır ve şere mensup, fazilet ve reziletle alâkalı bütün ilâh, yarı ilâh ve kahramanları ile zayıf insanlar mücadelesi, iyi ve namuskâr insanın vasıflarını tesbit için çırpınmadı mı? Fidyas‘ın hür, güzel ve ideal insan heykellerile Oripides‘in vatan seven, büyük ve beşerî duygular için ölen Iphigéni‘si bir fazilet ve idealizm noktasında birleşmez mi? Virgillius bağ ve bahça bakımından, şarap cinslerinin ıslahından, asma kütüklerinin hastalıklara karşı korunmasından, mevsimlerle birlikte renk, yaprak, lezzet ve şekil değiştiren asmaların halinden avazı çıktığı kadar bağırdığı halde jeorjikleri (georgique: çitçilikle ilgili) neden eşsiz lâtin şiirinin örnekleridir?
Ya büyük bir fikirsizlik içinde yüzen, veyahut fikir diye kötü bir ahlâk hocalığı, softa nasihatciliğine müracaat eden, hâlâ ya “mana”sızlığın ya ukalâlığın izleri farkedilen zavallı edebiyatımızı gerçek fikre, bölünmez parçalanmaz fikre ve “mana”nın hakikatine doğru sürüklemek lâzımdır. Şiirimizin, -biz böyle garip hikmetler savururken- fikre ne kadar muhtaç olduğunu düşünüyor muyuz? Bir asırlık Türk şiirinin fikir cephesi, fikirle olan münasebeti, fikir mefhumunun edebiyatımızdaki telâkki ve akisleri tetkik edilmiş midir? Garbın büyük ruhiyatçıları “insan müdrikesi (idrak)“nin muazzam esaslarını büyük sanatkârların eserlerinden de faydalanarak lâboratuvarlarda kurmaya çalışılırken biz bu tuhaflıktan bile uzak teranelerimizle ne kadar gülünç kalıyoruz. Evet; yüz yıllık edebiyatımızın belki de fikirle alâkalı bir çok tarafları tetkik edilirse bir şeyler bulunacaktır. Fakat edebiyattaki bu fikir anlayışsızlığının ölçüsünü tayin etmek zahmetine katlanırsa görülecektir ki bu hususta bir ölçü bulmanın imkânı yoktur.
Şardağ, R. (23 İkinciteşrin 1940). Edebi Musahabe: Fikirsiz edebiyat mı? Fikir anlayışsızlığı mı?. Vakit, s. 2.
