Halk şiirlerinde vatan duygusu (I)

Halk şiiri denen ve tarifine bir türlü sıfat bulamadığım bir başka türlü derin, bir başka türlü esrarlı ve bir başka türlü samimi olan bu sahaya
ben de gönül vermiş bulunuyorum.

RÜŞTÜ ŞARDAĞ

Birkaç yıl önceye kadar şaşardım: “Neden bu bağlanış halk şiirine, münevverlerin, son nesil şairlerinin halk edebiyatına karşı mistik bir sevgi ile hayran oluşları neden?” diye.

Bugün halk edebiyatı, halk şiiri denen ve tarifine bir türlü sıfat bulamadığım bir başka türlü derin, bir başka türlü esrarlı ve bir başka türlü samimi olan bu sahaya ben de gönül vermiş bulunuyorum. Onun cemiyet tellâllığı yapmadan, cemiyeti bir kardeş gibi cirmine (hacmine) göre elinden tutmak isteyişi, duyduklarını en sıcak soluklarile, göğsünün çırpınışile beraber derhal konuşarak bize anlatıvermesi gibi meziyetlerini unutmak mümkün mü? “Niçin asırlar boyunca onu ihmal ettik?” diye klişeleşmiş sun’i bir şikayet ve ıztırap ifade etmekte ne mâna var? Çünkü: “Niçin halk uzun asırlar boyunca ihmal edildi?”nin cevabını derhal bulabiliyoruz. 

Halk edebiyatı.. Şüphe yok ki o, detaylarile, sanat görüşüle, inançlarile bizim için artık ne kadar faydasızlaşmış bulunuyor. Fakat bu edebiyatta bir içeriden kaynayış, bir mektep zevklerimizi yırtıp üstüne atlayış var ki, bizi çekip peşinden koşturmaktadır. Bulanmamış gönlünden, yabancı nağmelere ses vermiyen sazından ve kendi kâinatına hapis olmuş tefekküründen başka hiç bir meziyeti olmıyan bu edebiyatın, bu şiirin, üzerimizdeki tesirlerini ifade etmek üzere çok zaman ne hükümlere inanmadık? “Çünkü dili sade, çünkü duyduklarını pervasızca haykırıyor, çünkü…” gibi bütün bu hükümlerin arkasında neyi kastediyorduk? Burası meçhul. Öyleyse onun da içine girmek, onda da beşerî edebiyatın bazı vasıflarını aramak doğru olurdu. Halk şiirinde vatan duygusunu bu sebeple ele aldık. 

Halk şairinin vatanı, şiirlerinden anlıyoruz ki, iki ayrı sebep ve yol üzerinde inkişaf ediyor. 

I: Coğrafi (Pastoral) imkân
II: Sosyal imkânsızlık

Anadolu Türkünün bütün cetleri, dünyanın en güzel tabiat parçalarında yaşamış olacaklardır. Türkte tabiat sevgisi, bulunduğu içinde yaşadığı toprağa olan sevginin genişlemesine sebep olmuştur. İnsan düşünüyor: Kuruyan denizle birlikte, kısır tabiatten güzelliğine mütehassir ve perişan bir suerette ayrılan atalarımızın bütün bir Asya tarihi, bir bakıma iyi ve güzel vatan üstünde yaşama tarihi değil midir? Himalaya eteklerinden İstanbul boğazına ve Tuna boylarına kadar birbirini itekaka, döğüşe öldüre yürüyen bu büyük millet selinin belki en büyük kaygusu, verimli bir toprak üzerinde dünyanın en güzel tabiat manzaralarının birbiri arkasına doğmakta olduğu diyarlara yerleşmekti. Anadolu Türkü Anadolu halkı kâh tabiati, kafasındaki güzellik dünyasına uydurarak halk şairlerinin ağzında, vatanın bin bir sayfasına, bahar ve kışına, dağ ve tepesine olan aşkını söyleyip durdu. Coğrafyamızın, Anadolu haritasının büyük imkânı halk şairin yurdun güzelliklerine âşık kılmıştır. Halk şiiri bu sebeple biraz da ağın, derenin, kuşların, ağaçların ve ördeklerin, turnaların şiiridir. Şairin kafasında ilmi bir vatan mefhumu; veya içtimaî bin vatan alâkası, mistik bir vatan coşkunluğu yerine bu vatanın ender tabiat köşelerine olan meftunluğu vardır:

“Kış eyyamı gidip bahar gelince
Açılır gafletten gözü dağların
Donanır zeynolur gonca gülleri
Bülbüllere geçer nazı dağların 
(Kâtibî)

Bahar yalnız Kâtibî değil de bütün şairlerin bir ifade mevzuudur. İçinde “Vatan” kelimesi geçmese bile bu baharlar, hangi vatan toprakları üzerinde görülmektedir? Hem Anadolu insanı görüp duymadığını anlatmıya yanaşmaz bile. Geçilmiyen dağları yol haline çeviren baharı anlatırken şair nelere dikkat etmez? Btün bu kış dipte duran taşların taşan ırmaklarla birlikte kaynadığnı söylüyor:

“Yine geldi ol bahar günleri
Yüce dağlar yol olduğu zamandır
Yalvara ben Hakk’a niyaz ettiğim
Bülbül güle kul olduğu zamandır”

“Hep ağaçlar uçmak donun giyerler
Âşıklar da bülbüllere uyarlar
Suda kalmış şimdi taşlar kayalar
Hep ırmaklar sel olduğu zamandır

“Baharda açılır kırmızı güller
Şevke gelip figan eder bülbüller
Bölük bölük seyre çıkar güzeller
Âşıkların del olduğu zamandır.”
(Kul Mustafa)

Fakat bahar her zaman, herkese neşe getirmiyor. Ruhsatî; bülbüllerin dost sesine yaylalar bile kavuşmuş ve dört yanını lâleler, sünbüller donatmışken kendisinin kan ağladığını anlatmaktadır:

“Yine bahar geldi bülbül sesinden
Sada verip seslendin mi yaylalar
Çevre yanın lâle sünbül bürümüş
Gelin olup süslendin mi yaylalar”

“Göz aşlarım sel olmuş da çağlıyor
Kömür gözlüm karaları bağlıyor
Bülbül gelmiş gül dalında ağlıyor
Deli idin uslandın mı yaylalar”
(Ruhsatî)

Bahar Türk Anadolu’nun, asırlardanberi doğup batmış, hep aynı türkülerle anılmış baharı; manilerin, koşmaların söylendiği, âşıkların anıldığı, sıhhatin fışkırdığı bir mevzudur Anadolu coğrafyasının büyük imkânları, halk şairini o kadar şevklendirir ki, Maraşlı Hezârî gibi bazan ona kahramanlıklarını hatırlatır, silâh çözdürür ve onu sarhoş eder: 

“Nişan alıp boş tüfekler ötünce
Sarhoş olup çakır keyifler yetince
Kamaların gölgesinde yatınca
Silâhları çözmer ister gönlümüz”
(Maraşlı Hezarî)

Şardağ, R. (13 Birincikânun 1940). Halk Şiirlerinde Vatan Duygusu I. Vatan, s. 7.

Yorum bırakın