
Ruha; tabiat diye, kuş, ağaç, dere, dağ diye giren o şey,
RÜŞTÜ ŞARDAĞ
bu şiiri besliyen dünya, vatandan başka nedir?
“Bülbül” kelimesi gerek halk şiirinin, gerek büyük Türk edebiyatının muhtelif devrelerinde şairlerin biricik vefalı dostu olagelmiştir. Maksatları dağılmış arzuları boğulmuş gönüllerin en büyük dert otağı, kalb şikâyetlerinin dinletilmek istenildiği arkadaş bu yurdun dört bucağında eşsiz nağmesi ve sesiyle ötüp duran bülbüldür. Bir şair, kalemini onu tasvir için kullanırsa bu biraz da yurdu tasvir demek değil midir?
“İki bülbül geldi tüyü yeşilden
Kepezini alamadım başından
Yayılırken ayrı düşmüş eşinden
Ötsem garip garip varsam tutulmaz”
“Kimi yeri ala, kimi yeri sarı
Gün gibi batıyor görünmez moru
Kepezi başında dövüyor yeri
Ötsem garip garip varsam tutulmaz.”
Bir ördek bile bazan halk şiirinin mevzuudur:
“Yeşil başlı gövel ördek
Uçar gider göle karşı
Eğircesin tel tel etmiş
Döker gider yare karşı”
(Karacaoğlan)
Vatan topraklarının sayısız güzelliklerini, parçalaya böle en mücerret sahalara kadar yayan halk şairi, bu yurt üzerinde kendini ne kadar sağlam, ne kadar hakiki sahip ve ne kadar büyük alâkalı hissetmededir. Bu akan, köyünün, bir incisi gibi şirinliğinin, aksi gözlere viran dere, şu burcu burcu kokan, kışın sade ve yazın yeşil kemha giymiş dağ, şu avuçlarının içine girecekmiş gibi sana yakın yeşil başlı ördek ve Anadolu’nun bütün gülü, bülbülü, yaylası, bitip tükenmez ve solmaz çiçekli tabiati, halk şiirinde bir nabız gibi vurup durur. Şair bu dağlara bakarak, şu dereye dalarak, ve gelen baharın mestliğine kapılarak, ya neşreden sarhoştur; veya elemlerini, şikâyetlerini açacak bir dost bulduğu için memnundur. Derhal bütün eninlerini döker, dileklerini tahakkuk etmeden sönüp gitmiş olan arzularını yanık yanık tekrar eder. Bir tabiat sarhoşluğu ki, şuur altı dünyasının derinliklerinden halk şairine “Vatanın! Bu güzel yerler senin vatanın!” diye haykırır. O bu sırrı çözmemişse bu parça parça güzellikleri meftunluğunun bir fetiş haline gelişindeki hikmeti yurt sevgisi hikmetini izah edememişse kültür darlığını, ölmez Naivite’sini (saflık) hatırlamalıyız. Yoksa ruha; tabiat diye, kuş, ağaç, dere, dağ diye giren o şey, bu şiiri besliyen dünya, vatandan başka nedir?
Türk köyü, Türk şehirlerinin tersine olarak asırların ihmaline uğramıştır. Çünkü, “Türk köylüsü kaba, uğraşılmaya değmez bir nesnedir” fikri, yarım asır öncesine kadar bütün güzideler zihniyetinin lamı idi. Elli sene evvelki lügatlerin biri: “Türk müsavi, kaba köylü” der. Çünkü koca bir Osmanlı şairi: “Türk ehlinin ey hoca biraz başı kabadır” demişti. Hakikatte böyle kaba ve hakir görülen Türk değil, köylüdür. Çünkü Türklüğünü, milliyetini bütün ümmet sarhoşluğu devrine rağmen kaybetmiyen odur. Esasen şehir, iktisadi bakımdan bir memleketin en işlek yeridir. İnsan münasebetlerinden milletler münasebetine kadar her hareketin orada galgalandığı, orayı sarstığı tabiidir. Yollar üzerinde insanların, ticaret hayatının akıp gitmekte olduğu yollar köye kadar gitmez. Harplerin, zafer ve galibiyetlerin sebep ve neticeleri köye aksetmez. Vatan mücadelesi çinde köy, nöbeti gelince döğüşmek lüzumundan başka hiç bir bilgiye malik değildir. Dünün köyü ve köylüsü gerçi kahramanlıktan, cenkten, harpten, zarbı meydandan bahseden halk şairleri yetiştirmemiş değildir. Fakat bu şiirlerin, kültürel bir vatan idrakine yaklaşmadığını görüyoruz.
Meselâ şair, mızrak, kılıç at, dağ ve ferman kelimelerinin halitasına istinat ederek bazan bir çete şarkısı söyler:
“Belimizde kılıncımız Kirmanî
Taşı deler mızrağımın, termanı
Hakkımızda devlet etmiş fermanı”
Fakat nihayet bu cenk türküsünün bir kavga mahşerini tasvir edişi vardır. Ve ilk satırları okuyup geçersiniz, göreceksiniz ki, karşılaşacağınız mısraların edası, vatan karşısında hep yiğit kalmış Türkün sesini hatırlatıyor. (Dadaloğlu’ndan bir parça):
“Dadaloğlu yarın kavga kurulur
Öter tüfek davlumbazlar vurulur
Nice koç yiğitler yere serilir
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir”
Şardağ, R. (18 Birincikânun 1940). Halk Şiirlerinde Vatan Duygusu II. Vatan, s. 4.

