
Halk şiiri bu dar imkân içinde, bu sosyal müsaadesizlik arasında da kahramanlığın ölmez örneklerini hediye etmiştir. Şair, edasındaki sevimlilik ve kelimelerindeki ritmik fonemlerin (unsur) gürültüsünden de anlıyoruz ki kahramanlığında da samimi kalıyor. Ve mısralarını kalbinin soğumamış ateşi içinde gözlerimizin önüne serer:
“Yiğit olan gümbür gümbür gürlesin
Yiğidi doğuran ana bin yaşa
Ağ göğdede kızıl kanlar şarlasın
Yiğidi doğuran ana bir yaşa”
“Köroğlu der bugün burdan duralım
Sabah olsun zarbı meydan kuralım
Akan kandan dolu şarap uralım
Yürü deli huylum sen binler yaşa”
(Köroğlu)
Şair bazan daha büyük bir aşkla coşar:
“Yürün arslanlarım savaş edelim
Buna kavga derler hey ne paşa ne
Haykırıp haykırıp kelle keselim
Seyreyleyin el ayağı şaşana”
(Köroğlu)
Bu insan cenkçidir; harbin, dövüş etmenin, dağlara çıkmanın vurgusu olmuştur; neden? Fakat biz bu “neden”le niçin uğraşıp duralım. Şairi dağa çıkartan, ona tabanca attıran, dövüş ettirmek istiyen şartlar, medenî kisveler altında da türlü türlü tahakkuk imkânları bulmuyor mu? Gerçi o da bazan bundan müştekîdir. Bütün cenkçiliğine rağmen insanî zaaflarını, arzularını tatmin edemiyor. Eski devirlerin askere giderken yeni evli, dönüşte torun sahibi olan askerliği belini bükmektedir.
Zaman zaman bunu kollektif duygularla izah eder:
“Tabancam karadağlı
Kır atım dalda bağlı
Kız ben seni alır kaçarım
Başım askere bağlı”
Fakat bu içtimaî imkânsızlık ve iktisadi darlık içinde yüzen Anadolu’nun saf edalı şairi, bazan en hakikî ve sosyal yaraların üzerine de basar. Düşman gelip hududda tabur tabur dizildiği halde halkı soyup istismar etmesini bilen bir derebeyinin yerinden bile kımıldamayışını ne büyük bir sitemle ve acı içinde anlatır:
“Benden selâm eylen Bolu beyine
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır.
Ok gıcırtısından gürzün sesinden
Dağlar sada verip seslenmelidir”
“Düşman geldi tabur tabur dizildi
Alnımıza kara yazı yazıldı
Tüfek icat oldu mertlik bozuldu
İğri kılıç kanda paslanmalıdır”
(Köroğlu)
Türkün sesi, kahramanlığın en tabii ifadesi, bazan bu dağların yaylaların arasına sıkışmış olan halkın şiirinde en büyük bir kuvvetle ispat edilir. Türk kimdir? Kuvveti nedir? Kendine olan itimadının hududu çizilebilir mi? Bu vatan çocuğunun sarhoş edici mertliği, hayran bırakıcı coşkunluğu ve kahramanlığı hakkında en küçük bir şüphe mi belirdi? Öyleyse şairi dinleyin:
“Sen dev olsan güleşirim
Arslan olsan uğraşırım
İşte geldim dövüşürüm
Seni tutar al giderim”
“Saçarım çöle kanını
Alırım tatlı canını
Sen duymadın mı ünümü
Şimdi bağlar al giderim”
Fakat halk şairinin, gözü görmez, kulağı işitmez tavrı, gerçekten ne gizli hakikatlerin, yaraların, içtimai ve siyasi hataların, mahalli hadiselerin ifadecisi mahiyetini taşır. 18 inci asır ortalarındayız. Arabistan seferinde, Nasuh Paşa adında bir askerin vatana büyük hizmetleri dokunuyor. Kâbe yolunu emniyet altına alıyor. Basit bir Osmanlı ferdi gibi kendi yaptığı işi mütevazı bularak Padişaha sadakat etmiştir. Ve Hicaz’da imparatorluk idaresine müşkülât çıkaran elebaşıları, askerî kıtaları mağlûb eder. Fakat despotizm bu! Hizmet, fedakârlık dinlemiyebilir. Hiçbir şeye tabi olmıyarak arzularına esir olabilir. Nitekim hükümdar Nasuh Paşa‘yı astırmıştır. Halk şairi bu haberle alâkası temin edildiği andan itibaren harekettedir. Derhal bir destan doğar. Ve bu destan sade acı bir vakanın hikâyesi değil, içtimaî hayatla, siyasî hâdiselerle bağlı kılındığı zaman halk şiirinin nasıl cemiyetin bir aksettirici vasıtası olacağının ispatıdır:
“Eyyamı devletinde Osman oğluydum
Yoluna fedadır ser Padişahım
Bir gelmiş bir dahi gelir mi bilmem
Ben gibi kahraman er Padişahım”
“Urban Hicaz’a olmuşken galip
Olduk mu hünkârım biz katli vacip
Zerrece mührüne olmadık talip
Beni kullarına sor padişahım”
“Hükmiyâ firakım eylesin meşhur
Ziyaretle olsun kabrimiz mamur
Çölleri suladı misali yağmur
Alnımızdan akan ter padişahım”
(Hükmî)
Şardağ, R. (6 İkincikânun 1940). Halk Şiirlerinde Vatan Duygusu III. Vatan, s. 6.

