Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Edebiyatımızda birtakım meseleleri araştırmak ve insanlığımızın çeşitli cilvelerinden bir veya birkaçını  bazı romanlardan çıkarıp günün ışığına tutmak amaciyle çalışırken “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”na hiç çekinmeden başvurabiliriz. Bir gün merhamet edebiyatımız için bir şey yazmak, hasta bir ruhun kıvranışlarını deşmek, henüz onbeşine yeni basmış sakat bir yavrunun çocuk ruhundaki büyüğümsü ve hırçın aşkını tanımak istersek ve bir gün, kelimelerin bir roman içinde birer kurumuş kabuk veya kalıp manzarasından çıkarak en gizli ve dilsiz iniltilerin anlatıcısı olabilceğine gözlerimizle görerek inanmak arzu edersek hemen bu güzel romana baş vurmaktan çekinmiyelim. 

Sanatımız için bu özlü kitap bir kazanç oldu. 

15’ine yeni basan küçük kahramanımızı tanıyalım. Adını söylemiyorum. Çünkü bunu ne siz öğrenmek lüzumunu duyuyorsunuz, ne de muharrir söylemektedir. Bu çocuğun hayatından birkaç yaprak çeviriyorum:

Çocuk hastanesindeyiz. Ve anlıyoruz ki küçük kahramanımız da buranın kıdemli müdavimlerindendir. Birkaç yaprak daha çevirin: Hastanın İstanbul’un yoksul mahallelerinden birindeki evi ve sinirli olmuş, bitkin, yoksul annesi… Birkaç yaprak daha: Erenköyünde bir paşa köşkü; hasta, paşanın uzaktan akrabasıdır. Ve bir de kızı Nüzhet var. 

Bacağı bir mafsal iltihabına uğramış ve her an kesilme korkuları geçiren küçük kahraman, hastane ile İstanbul’daki kimsesiz ve fakir evi ve paşanın köşkü arasında mekik dokuyacak, boyundan büyük, sosyal seviyesinden yüksekte bulunan fakat ruhu henüz kendisininki kadar olgunlaşmamış olan paşanın kızı Nüzhet’e karşı aşk hisleri duyacaktır. Bir de küçük bir sonuç: Nüzhet, hastanın kısalmış bacağiyle hastaneden çıktığı gün bir doktorla evlenmiştir. 

Nüzhet’i tanımakla kendi tipindeki bir sürü genç kızın karakterini gözümüzde yeniden belirtiyoruz. O evine gidip gelen, kendisine uzaktan akraba, büyümüş de küçülmüş, hisli bir çocukla sık sık yalnız kalmaktadır. İlk ateşli kızlık duyguları, onu rastgele sağa sola çarparken karşısına bu küçük kahramanımızı çıkarmıştır. Sever mi, onunla meşgul olup gününü geçirmek mi diler, hasta sıkıntılı ve yalnız zamanlarına karışsın ve onu eğlendirsin mi ister bilinmez, her halde bu çocuk onun sinirlerini germektedir. Nitekim bir akşam onun yatak odasına girmeye kadar varır. Fakat bu duygular bir hükmün, bir ağır düşüncenin kontrolüne bir gün olsun uğramış olmadığından ara sıra sarsılır, Nüzhet sık sık aksileşir, hele o halsiz bedenin küçük sahibi ameliyat için Dokuzuncu Hariciye Koğuşuna yatınca. Evet karhamanımız hastaneden çıkmadan önce Nüzhet ilk zamanlar pek ısınamadığı doktor Ragıp’la evlenmiştir.

Bu doktor Ragıp’la Nüzhet’i evlendirecekler. Paşa onun hakkında nasıl bir hüküm sahibi olduğunu kahramanımıza sorar. O da kısa ve acı cevaplar verir. Hattâ “Nüzhet onunla evlenemez” demek ister. Sonra bir gün doktorla karşı karşıya gelirler. Hasta korkak, fakat doktor kırmayıcıdır. Hattâ bacağının acıklı hikâyesini işitince belli etmemeye çalışarak ona acır da. Küçük kahramanın korkusu geçmiştir; ve şöyle anlatır: 

“Nüzhet iki defa salondan çıktı girdi ve ikisinde de gözleriyle beni dışarı çağırdığı halde yerimden kalkmadım. Tecennüs -hattâ yeni başlıyan bir sevgi- benim doktor Ragıp’ı Nüzhet’e tercih etmemle neticeleniyordu. Galiba düşmana dosttan fazla bağlandığımız alâka noktası budur.” (Sayfa 83).

Şu paşa romanın ne sevimli bir çehresidir. Şimdi onu koltuğuna gömülmüş, biraz şişman ve gevşek, okunan cinaî romanı dikkatle dinlerken takındığı yarı gülümser bir hal içinde gözümde yeniden yaşatıyorum. Emekliye ayrıldığı günlerde nasıl vakit geçirecek; ama talih ne güzel şey; uzak akrabasından küçük, hasta bir çocuk bütün dikkat ve hassasiyetini kullanarak ona seçilmiş eğlenceli kitaplar okur. Ara sıra paşa eski hâtıralarını canlandırıyor, adı geçen yerlere olan eski hasretiyle coşuyor:

“Yamandır Paris be.. Bir daha göremeyeceğiz. İnşallah sen gidersin de görürsün.. Benden geçti artık.. Fakat insan romanları okurken Paris gözünün önüne geliyor.” (sayfa 59)

Ve paşanın ara sıra, iş olsun diye hastanın ayağiyle ilgilenişi çok yerindedir. Çünkü bu yapmacık, yersiz ilgi, paşanın karakterine çok uygun düşerek onun asıl ilgisizliğini göstermiştir. 

Asıl kahraman

O hastadır. Bir mafsal iltihabı yavaş yavaş bacağını kemirmede. “Fakat en büyük tehlike nedir; nihayet biraz kısalık mı?” diyemeyiz. “Ne çıkar?” diyemeyiz. Unutmayın, yaşı henüz 15’ine varan bu küçük çocuk yedi yıldır bu derdin içinde, hastane, doktor, hastane ve gene doktor peşindedir. Halbuki bu yaş, gönlü baştan başa tutuşturan hislerin dolup taştığı bir çağa rastlar. Ve hastanın zaten duygulu varlığı; bu çektiren, kıvrandıran, oyun neşe ve koşup eğlenme yıllarında onu kötürüm kılan illetle büsbütün hastalıklı bir duyarlığa çevrilmiştir. Üstelik Nüzhet’i de sever. Kahramanın romanda yepyeni bir tarafı var. Hastadır; hastaneler biraz kendisine çevre olur. Sever; paşanın konağının tiryakisidir. Hislidir; anasına ve sık sık arka mahallelerdeki evine döner. Bu ne çeşitli sahnelerdir. Ve hepsi de hastaya ne kadar kenetlenmiş bulunuyor. 

On beş yaşındaydım. Sol dizimde meçhul bir hastalık vardı. Sekiz yaşımdanberi çekiyordum. Ben de o muayene odasının ve nice muayene odalarının önünde senelerce bekledim. Benim yanımda büyüğüm de yoktu. Yalnız başıma demir parmaklıklı kapıdan içeriye girerdim. Dokuzuncu Hariciye Koğuşuna doğru ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürdüm.” (Sayfa 6)

İşte şimdi de köşkten bir sahne:

Arkamda hafif bir ayak sesi ve sıçrama oldu. İçeriye girenin kim olduğunu anladığım için başımı çevirip bakmadım. Kulağının dibinde keskin bir ince ses; hani benim kitaplarım diye bağırdı, o vakit biraz döndüm ve paşanın kızı Nüzhet’e cevap verdim: 

– Getirdim” (Sayfa 22).

Kahraman şimdi mahallesine dönmüştür. 

Kenar mahalleler, biribirine ufumetli adaleler gibi geçmiş, yanlanmış tahta evler. Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha iğrilip büğrülen bu evlerin önünden her geçişimde çoğunun ayrı ayrı maceralarını takibederim.” (Sayfa 14)

Şimdi kendi evinin sofasındadır:

Ve baktım: minderde üst üste konmuş iki yastık, (demek annem en üst raftan bir ilaç şişesi almış) ha.. İşte masanın üstünde bir şişe; kordiyal (demek annem bir fenalık geçirmiş) minderin üstünde ıslak, buruşuk bir mendil (demek annem ağlamış).” (Sayfa 16)

Artık eserin gideceği yolu ve çizeceği portreleri biraz tasarlıyabiliriz. Netekim tasarlarımız gibi romancı sık sık kahramanına yer ve çevre değiştirerek, her çevrede yepyeni bir akis bulan, her çevreye avuç avuç, mana ikliminin meyvelerini saçan bu olgun çocuğu renkler durur. Şimdi eski İstanbul mahallelerinden birinde üzüntülü ve talihsiz bir annenin evindeyiz. Şimdi hastanede şimdi Erenköyündeyiz. Sofalar, hastane koridorları, ağaçlar ve sokaklar konuşur. Bu arada doktorların yüzü, evlerin esneyişi, bir dolabın kapanışı, paşanın bakışları, ıslak mendil, bir şişe, bir bakış ses verir. fakat daha doğrusu illetinin kahrına uğramış, sarsıntılı ve asabi bir bünyeyi dile getiren romancının dıştan aldığı kuvvet kadar içe dönük görüşleri yaşar durur. Artık cümleler, kelimeler hatta noktalama işaretleri bile canlı ve ışıklı birer sestir. Bu küçücük roman kanatıcı hayat tokatlariyle bükülmüş bir boynun mahzun manzarasını ve bu manzara içinde kaynaşan kimseleri ne temiz bir adeseden (mercek) geçirir. Artık bu ihtiyar ananın muhitinde, iyi analığı selâmlıyabiliriz. Sokaklarda birer dilim ekmekle çocukluk hayatlarını tamamlıyan mahalleler bize vatan semtlerinin bu çeşit insanlarını tanıtır. Bir paşa kızı, hep o üstün mevkili ailelerin pek çok kızları gibi aşkı, aşktan başka her şeyde arayıp durduklarını ıspatlar ve sevdanın onlar için çok zaman birkaç gün veya ayı dolduran sinirli bir çırpınış olduğunu tekrarlar.

Kahraman, biraz veya pek çok taraflariyle romancının kendisi midir? Bu hasta çocuğuna nasıl bu kadar kuvvetle acıyabilmiştir? Bizler her sayfa ardında, hazin pasajların içimizde biriktirdiği sıcak duygularla döneriz. Bu çocuk kesilme korkusuyle ayağının dayanılmaz ağrıların çeker duru; acırız. Birgün belki buna razı olacakken kim bilir çocuk aşkına mı yenilir ve vazgeçer; gence acırız. Nüzhet bir doktora varacaktır. Hastamız, onunla bir gece başbaşa kalmanın verdiği ateşle ileri sürdüğü sevgi inancasına bakarak aldanır veya aldanmak ister; acırız. Bir anne ağlar; hep, hep acırız. 

Bazı noktalar

Fakar her sayfanın ziyafetinden tok dönmeyiz. En başta söyliyelim; o anne neden hiç konuşmaz? Bütün bir eser içinde oğlu ile arasında geçen karşılıklı konuşmalar üç cümleyi aşmaz. Halbuki kahramanımızın öyle anları oldu ki, annesiyle bir münasebet düşerek buluşturulmasını isterdik. Meselâ romancı bize çocuklar hastanesine hep yalnız gittiğini söylüyor. Bu büyük muhabbetli anne neden onu yalnız bıraktı? İki büyük sevginin, biribirlerinin üzülmesini istemiyen iki büyük sevgilinin gizli anlaşması sebebiyle mi bu böyle olmuştur? Bilmiyoruz ara sıra romancı “annem” der, hastanedeki son ameliyat günlerinde onun geldiğinden bahseder. Fakat mahzun anne hep kesik notlarla ve yarıda kalmış duygularla karşımızdadır. Gerçi küçük kahraman sık sık annesini bize baş taraflarda anlatır. Hattâ onun kendisiyle ilgilenişinin kudretini gösteren bazı cümleler deverir. Hattâ tendisine anasının pek çok acıdığını anlarız. Ama hastanın anasına olan sevgi hattâ acımasından kuşkudayız. 

İlk anda, bir nokta daha romanda karanlık yerler kalmış hissini verir. Hasta iyi olup biraz kısa kalan bacağiyle evine dönerken -küçük bir sayıklama hariç- Nüzhet’i hiç hatırlamaz. Roma’nın güzel tekniği içinde bu bir aksaklık gibi durmadadır. Fakat biraz düşününce romancıya hak verir gibi oluruz. Kahraman en ağır ve buhranlı günlerinde, hastanedeyken bir haber almıştır: Nüzhet’in nikâhı oluyor. Bu onu, bir an içinde yaralayıp acıttığından susmaya mı mecbur kılmıştır? Yoksa hasta, ezilmiş bedeninin çocuk şuurunda dikilen kutsal gururunu mu hatırlar ve unutmuş gibi davranır? Bu iki görüş eserin sahibini “belki”den ilerilere varamıyan son tenkidden kurtarır gibidir. 

Dilimizde yeni bir çeşni

Bu eserde dil, lügatlarından temizlenmiş, uzun cümleler, cümle hünerleri kaybolmuş küçük küçük satırlar, değerli bir maden ağırlığında kelimeler, şuur altının kanallarında beslenmiş veya fikrin ve hissin en kıvrak ve karanlık köşelerinden ses veren söz kümelerine inkılâbetmiştir. 

Saatlerce bekliyenler var. Fakat buna alışmışlar! Az kımıldanıyorlar, hiç konuşmuyorlar.” “Hastalar sarılı bir kol veya bacağın bozduğu muvazene ile, hep amutları kırılmış, yamrı yumru duruyorlar ve büyükler küçüklere doğru eğilmişlerdir.” “Ağaçların bile sıhhatına imrenerek yürüdüm.” “Bir ağaç altına oturdum ve hasta dizimin aviyesini her vakitki itina ile ayarlıyarak bacağımı uzattım. Bu zavallı uzvumun talihime ait hiç bir şey düşünmek istemiyordum, şuurumun hastalığım üstüne boşaltacağı aydınlıktan kaçmak için ruhumun daha karanlık ve izbe katlarına kendimi atıyor, daha korkunç ve karışık hayallere dalıyordum.

Kendisine zaafımdan ziyade metanetimi gösterdiğim kadın, içeri girdi.” ve bir tipi meselâ Dr. Ragıp’ı bize açıklarken de bu dil, kolay, tatlı, düşündürücü olarak akar gider. 

Uzun boy. Seyrek, ince ve sarı saçlar. Etlerinin her parçası aynı pembelikte sıhhatli bir baş, daima gülmeğe alışmış ve ciddi hâlinde bile gülümsiyen bir ağız. Amelî ve harici bir zekânın daralttığı yanı muazzep (acı çeken) derinliksiz kıvrak mavi gözler. İçinde -bana baktığı zaman- gurur, müsamaha, şefkat ve yukardan aşağı inen bir takdir.” (Sayfa 80)

“Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nu kapıyoruz. Bir roman çeşidi bize kendini sevdirerek ve tanıtarak son buluyor. Bir an için düşünüyoruz: Hastanın daha ilk yaprakları okurken kısalacağını ve bir acı sonuca varacağını sandığımız bacağına olan olmuş, daha ilk yapraklarda bir mesutlukla bitmiyeceğine bel bağladığımız gibi bitmiştir. Roman baştan beri hiç bir sürpriz saklamaz.. Hiç bir önemli olayla bizi karşılaştırmaz. Fakat bu hayli ilerde bir eserimizdir. Kötü hikâyeciliğine yanaşmamış, yapma üslûp çabalamalarına düşmemiştir. Eser gerçi biraz güç gibidir. “Bir hastanın romanı” diye de vasıflandırabiliriz. Fakat teknik canlı ve pürüzsüzdür. Belli başlı dört kişi birbirleriyle iyice bağdaştırılmış, geri kalan yenge, Nurefşan ve bir iki doktor da bir kaç çizgi ödevlerine göre eserde yer almışlardı. “Hastanelere girip çıkan bu hasta çocuk bize neden oralarını duyurmak istemedi?” denebilir mi? Hastanın romanı hastanelerin romanından hayli farklı olsa gerek 

“Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nun yaprakları, sık sık açılma talihine ermiş bulunuyor. 

(*) Peyami Safa, Resimli Ay neşriyatından. 

Şardağ, R. (13 Birinciteşrin 1943). Dokuzuncu hariciye koğuşu. Ulus, s. 5, 6.

Yorum bırakın