
(1866-1945)
Halit Ziya kendi yerini kendi emeğiyle yapmıştır.
RÜŞTÜ ŞARDAĞ
Edebiyatımızda onu en çok alınteri dökmüş olan; sevimli, temiz, gayretli bir insan olarak tanıyoruz.
Hayat her şeyi yapabilme için insana imkân ve zaman verebilseydi…
Mavi ümitlerin çok vakit siyaha kalbolduğu bir hayatta karış karış yürüyen bu insan, benim kafamda birisine aykırı düşen iki zıd zahsiyetten ibaretmiş gibi bir tesir bırakmıştır: Hayâl ve hakikat adamı Halit Ziya!
Zihin kitaphanesindeki pul borjesi ve oradan bir aktar ile geçersek Balzak’ı, hattâ hattâ Zolasile, ne kadar yakın, elle tutulur hakikatleri yakalamak isterse istesin, psikoloji üstadını körüklediği gibi kendisinin de kütüphanesini dolduran ruhiyat kitaplarına, ilim anlayışının genişliğine rağmen o, bembeyaz saçların ördüğü, ince, ipek gibi boz ve kırlaşmış kaşların altındaki gömük gömük gözlerden her şeyi dilediği gibi anlatmak isteyen, gördüklerine iştihası kapanık, fakat tasavvur ettiklerine her zaman iştihası açık olan hayalci Halit Ziya‘yı görmemek mümkün değildir. Halit Ziya o buğulu gözleriyle kendi devrinden bugüne kadar bir yeni halinde geldi ve haklı olarak da bugüne kadar bu adla anılıp gidiyor. O, bize, ne realizm diye, birçoklarının kof bir turp halinde düşündükleri nesneyi getirmek için didindi;ne de hayatı ipini koparmış alabildiğine koşanların gözlüğüyle çalıştı.
Şekilde müvazene adamı Halit Ziya!
Eserlerinden bir parça çıkarılmakla mevzuunun haysiyeti kırılacaktır. Ona uzun yıllar sadece bir süs mektebinin: bir tumturaklı lisan ekolünün usta romancısı diye baktık. Usta, süs ve zevk isteyen adam, bütün bunlar güzel ve kabul.. Fakat o içtimai değil midir? Realiteyi o kudrette gösteremese bile hiç bir göz onun kadar kuvvetle göremedi.. Eski, artık mazi olmuş bir devirdeyiz ve Halit Ziya Lüksenburg kahvesindedir: İşte bir kız geçiyor, tamam tamam, bu dünkü mesut ve şakrak kız değil mi? Fakat neden bugün yalelli böyle? Yüzü daha solgun, kim bilir?… Ya şu adam. Her gün bir kadınla geçerken, bugün niçin yalnız gidiyor? Üzgün gibi de.. Yoksa?… Halit Ziya‘nın sözleri işte bütün bunları kaçırmıyor… Kırık hayat.. Hayatı kırılmış bir kimseyi düşünen Halit Ziya, size cevap vermiyecek mi? Çocuklarının saadetine mani olan kıskanç, cadı bir anne, bazan kolundan tutup yere çalacağınız bir kadın, evlât sevgisi ve ebedî olarak yalnız yaşamak endişesi içinde çırpınan babaları onun eserinde görmedik mi? Ve bunlar gerçekten kafalariyle ayakları gökte kimseler midir? Orta boylu vasat bir cüsse üzerinde hislerini senelerce teraziden geçirerek idare eden bu olgun baş görüp yaşadıkların ne munis, ne tatlı bir ifade içerisinde alatmıştır. İnsan sormak istiyor:
– Ne haksızdır o insanlar ki sizde cemiyet ve cemiyetten birşeyler yok diyorlar.
Bir tarafından bile olsa Ahmet Cemil‘in Babıâlisini unutuyorlar mı? Ve bütün bu saydıklarımız, o ailesini mahva sürükleyen ayyaşlar, “kırk para” istiyerek hem kendisini hem babasını muztarip eden yavrular, müzisyen maestrolar, hepsi, hepsi birer kantastik cüceler midir?
Fakat bir sorguyu susturmanın da imkanı olamıyor ki..
– Cemiyet sade bunlardan mı ibarettir, üstad?
Büyük hayal kudretine hayran olduğumuz Halit Ziya‘nın aflarına güvenerek ben de hayalî bir panorama çizmek istemiyorum:
Bir gün Halit Ziya Galata’dan geçerken nasılsa o sakakların pis ve sefil manzarasiyle karşılaşıyor. İçi titreyerek bayağı gözlerini kapayıp ilerlerken karşısına Rasim çıkıyor:
– Vay üstadım, ne tarafa böyle?
– Beyoğluna kadar çıkacağım.
– Şu sokağa bir girelim mi, nasıl buyurulur?
– Acele işim var da efendim.
– Öyle, öyle! Aşağılara tanezzül yok değil mi?
Halit Ziya, o günü boş geçirmemiştir. Beşerî bir ıstırap duyarak Beyoğlu kıraathanelerinden birinde bahtsız bir kadının kocasını ikaza gidecektir.
Fakat Galata sokaklarından “Yanni” ile “Eleni”nin hikâyesini toplayan Rasim, aynı zamanda Hamamcı Ülfet’in yetiştiği köşklerin bayatını, o günkü yüksek hayatın bazı safhalarını da anlatmış değil midir?
Yani hakikati dört başı mamur olarak anlatmak, çok cephesinden, her tabakadan insanların hakikatini anlatmak istememiş midir?
Ama anlatabilmiş midir?
Bu son suali “Mavi ve Siyah” romancısının sorduğunu düşünecek olsak, eminiz ki kimselerden “evet” cevabını alamayacaklardır.
Nurlu yüzü gibi, yazıları da asil adam! Güzel yazan romancı!..
Fakat, yalnız güzel anlatmayı artık kimselere kabul ettiremiyoruz ki. Yaşayanların yüksek de yaşamış olsalar, sanatkârsalar eğer, daha aşağılara inmemek için muhakkak ayaklarına köstek mi vurulmuştur? Ne olursa olsun, yalnız şurası ne kadar kati bir hakikattır ki sadece bu yüksek ve temiz otlar arasından seçilen nezih fidanları yetiştirmekle toprağa kök salan bir büyük çınar olmak mümkün değildir.
“Ah Namık Kemal biraz daha sanata bel bağlasaydı, “Harname”de biraz daha şiir bulunsaydı” derken duyulan ıstırap acaba “Bir yazın tarihi” hikâyecisinin biraz daha taş ve topraklar arasına, tozlu insan kütleleri içine inmesini temenni etmekten doğan ıstıraptan daha çok mu derindir?
Ahmet Cemil?
Bu, aslî kalemden çıkan ballandırılmış, süzme delikanlı insana bugün neler düşündürüyor? Bir tarafta kocasının tazyiki altında ezilen kız kardeş ve onun hâdiseler karşısında ıstıraptan dilsiz kalmış anası, arkadaşlığı içe kadar inemeyen Hüseyin Nazmiler; ve nihayet aile bağları henüz mistik çerçevenin içerisinde görülen bir devir.. Bütün bunlar birer hiç de, yalnız sipsivri bir Ahmet Cemil mi? Yalnız onu mu düşünelim üstad? Ayaklarımızla çiğnediğimiz bu topraklar üzerinde yalnız onun imajine şahsiyetine mi ve kendi etrafında develope edilmiş bir hayata mı bağlansaydık?..
***
Şekilde asil ve tamam adam, yürüyen hayat karşısında ne çok şey kaybetmiştir? Ama Göte, Şekspir aşağı insanları mı, büyük kütleyi mi anlatmışlardı?.. Fakat bir kalem onlar gibi oynamadıktan sonra..
Halit Ziya kendi yerini kendi emeğiyle yapmıştır. Edebiyatımızda onu en çok alınteri dökmüş olan; sevimli, temiz, gayretli bir insan olarak tanıyoruz. Hayat her şeyi yapabilme için insana imkân ve zaman verebilseydi…
Şardağ, R. (23 Temmuz 1938). Edebî Portreler IV: Halit Ziya. Haftalık Kurun İlâvesi, s. 3, 15.

