Büyük ıstırap, Haşim’den önce, Haşim ve iki yeni isim

Ahmet Haşim
(1884-1933)

İnsan acıları sonsuzdur.
Büyük ıstırabın; bükülmekten, inlemekten uzak havasına,
onun muzaffer ve parlak azabına
genç şair arkadaşlarımın inmesini beklerim.

RÜŞTÜ ŞARDAĞ

Divan edebiyatının bugüne kadar şekil ve kalıp patırtıları arasında gürültüye giden öz vasıflarından biri de büyük ıstırabıdır. Sevmek ihtiyacıyla bir kudrete bağlanmak arzusunun sonucu olan ve fanatik bir din çevresinin tepkisiyle kuvvet bulan tasavvuf, asla kavuşamamanın büyük yası şeklinde bütün Divan şairlerine ilham hazinesi oldu. Bir gün ayrı bir konuda inceliyeceğimiz şu vuslat kelimesi,

Bu ayrılık oduna nice ciğerim yâne

diye sızlanan büyük Mevlânâ’dan başlayarak haz verici derin aşkının insan oğlunda uyandırdığı gerçek ürpertileri en lirik mısralarla anlatmağa çalışan Nedim’e kadar, bütün Divan şairleri için bir hareket noktası oldu. Kavuşamamaktan doğan büyük ıstırab bu edebiyatta rakibi doğurdu, öldürücü naz ve edayı, sonsuz cefaları türetti, ayrıca her şeye rağmen şaire büyük sabrı, vefayı, engin hayalle yetinmeği öğretti. Onu biraz hakim yaptı kalender eyledi. Öyle devirler geldi ki şair tasavvuftan koparak dünyaya ram olduğu halde dilinden büyük ıstırab etrafında dönen kelimeleri gene düşürmedi. Bunlardan okuduğumuz mısralardan büyük bir kısmının yalancı hislerin tercümanı olduğunu biliriz. Fakat  hayali Divan şairlerinden, bir edebi gelenek halinde yaşadıkları aşk ve sevgili hayatına dair ıstırab beyitleri günlerimize kadar bazen büyük bir kudretle uzanabilmiştir.

Şiiri anlamamış bir devir  

Tanzimat devrinin şiir bakımından garip bir anlayışı olduğunu, daha doğrusu bu devirde şiir anlayışı bulunmadığını hüzün duyarak söyleyebiliriz. Fikret ve Hâmid’i sık sık dışarıda tutarsak bu çevrenin, Divan şiirlerindeki dar çemberi kırdığını ve Tanzimatçıların şiir sanatına birliği getirdiklerini görsek bile şiirin manzum hikâyeden başka manaya geldiğini anlamadıklarını da görmedeyiz. Şu tırnak içine alınmış “ki” lerle işi sık sık tafsile boğan bu nâkil şairlik bir yönüyle de durmadan dertten, ıstırabdan, sonsuz ve derin ıstırablardan söz edip durmuştur. Haşim‘e kadar şiirimizin yaptığı şey, biraz da dış kalıpları  yıkılan Divan şiirlerinin altı asırdır üzerinde durduğu konuları tekrarlamak oldu. Fakat değişik isimlerle tekrarlanan şeyler ne yazık bir sanat özü taşımaktan uzaktırlar. Mevsimler gene eskisi gibi şaire hüzün getirir, gene eskisi gibi şair bütün sevdikleri tarafından terkedilmişti, dünya gene eskisi gibi insanlara benzer bir vefasızlıkla seyredip durur. Hattâ Tanzimat devrinden Haşim‘e kadar uzanan şiirlerde insani konulara da sık sık rastlamaktayız. Vatan, millet, ana, insanlık, evlâd, sevgili, yalnızlık, merhamet, nankörlük, hıyanet gibi pek çok konular bunlar arasındadır. Fakat şiirin hikâye etmek manasına geldiğini sanmak, sanatın mustarip ferdden çıkıp bütün kendine benzeyen yaslı insanlara ulaşmak demek olduğunu kavramamak bütün dokunulan konuları şahsi iniltiler halinden kurtaramamıştır. Meselâ “Zemzeme” içinde pek çok ağıtlar buluruz. Çocukları birer birer toprağa giden şair, bize bir babanın acısını anlatmak için çırpınır.

Söyledikleri bir tenevvü göstermese bile o bize bu yavrularına düşkünlüğüyle hayli güzel şiirler verebilirdi. Ama bizim kalbimizi bir gün olsun yoklamak lüzumunu duymadı. “Istırab”ın , “büyük” kelimesini sıfat olarak yanına alabilmesi için şairin çevresini yırtması gerektiğini, ötelere, çok daha ötelere ve öteki insanlara ulanmamasına lüzum olduğunu düşünmedi. Halbuki bu baba ne kadar aziz, saygı değer ve ne kadar yaslı idi.

Fakat bir gün Ekrem Bey bir arkadaşının ölen kızı için bir ağıt kaleme aldı. İşte o zaman bu şiirinin kendi çocukları için yazdıklarından daha çok, bir babanın büyük ıstırabına yaklaştığını gördük. Ve sanatın marifetsiz olunca bütün samimiliğine rağmen bize ulaşamayacağını anladık:

“Fahirem dört buçuk yaşında senin
Yaraşır mıydı toprağa bedenin?
Gömleğin çâk edip yaman eller
Biçtiler cismine göre kefenin.


Şimdi ıslak durur sirişkimden
Koklayıp öptüğüm o pirehenin 
Söyle yalnız mısın ciğer-pârem 
Isıtan yok mu hâk içinde tenin?”
(Zemzeme, sahife 21)

Haşim

O, Türk edebiyatında bayatlamış edebiyat kelimelerine, eskimiş inilti fasıllarına son veren ilk şair oldu. İlk şiirlerinde Serveti Fünun şairlerinin yanık ve şairane (!) nağmelerinden tam manasile kendini kurtaramıyan Haşim hergün biraz daha yeni bir çevreye giriyor, sesler ve renklerden ibaret olan yeni bir âleme katılıyor, kimisinin yeni imajlar getiriyor dediği, kimisinin sembolik adını taktığı kendine has sanatına kavuşturuyordu. İlk bakışta başka yerlerde kullanılacağını sandığımız kelimeler onun dilinde başka tad buluyor, kaleminde başka manalara, başka iklimlerin tılsımına bürünüyordu. Mesalâ, mehtabda leylekleri bir başka türlü, ayın füsununa dalmış, içleri hayâl ile dolu ve sessiz buluyordu:

“Kenarı âba dizilmiş sükûn ile bekler
Füsunu maba dalan pürhayal leylekler” 

Onun için söylenenler..

Büyük bir inatla yeni dil hareketlerine rağmen eskiyi müdafaa ettiği söylendi. Gerçekten öyleydi, Mesalâ altı satırlık bir şiirde güzel Türkçesi mevcut sekiz on yabancı kelime kullanırdı:

“Suda yorgun, muzî tecelliler
Ediyor bir takarrübü ifşâ:
Kuğular leyl içinde, sîne-küşâ
Geliyor, gözlerinde mestîler
Sanki mahmulü hande keştîler
Ki olunmuş nücûmdan inşâ…”

Fakat Haşim gitgide daha temiz, daha asil bir Türkçe ile yazmağa başlamıştı. Belki tektük, bazı “celâl” verici sandığı kelimelerine kıyamamıştı. Fakat “Bir günün sonunda arzu”, “Yarı yol”, “Karanfil”, “Bülbül”, “Şafaktan” gibi son şiirleri Türkçenin en güzel örnekleridir. Onun bazı kelimelere karşı açtığı bu kalem ateşi eski sanatın mırıltılı, ah vahlı  havasına olan hıncından gelir. Hattâ bunu açıkça bir nesir yazısında da söyler: “Bizde manzum sözle konuşanlar içinde hiç bir genç ve sıhhatli insan yok mudur? Bunların hepsi de yaşlı, hasta, verem, sıracalı, kambur, kör ve topal mı ki sesleri yalnız ah ve enin perdesinden yükseliyor. Maşukaları onları kovuyor, nişanlıları bırakıyor ve su, gece ve mehtab kendilerini mütemadiyen ölüme çağırıyor?

(Bize göre’den)

Onun için yapılan ikinci tenkid, nesrindeki berraklığa rağmen şiirlerindeki bulanık havadır. Vuzuhtan kaçışı, korkak, güvensiz bir ruhun adamı oluşudur. Fakat işte Haşim‘in bütün kudreti de buradan geliyor. Onun şiirlerde vuzuhsuzluğu bir prensip saydığını ileri sürenler, bu tenkide nasıl cevap verebilirler ki prensip, şairin mizacına uygun olmak, şairin dünyasından renk almak zorundadır. Gerçekten o insanlardan uzakta ve 

“Ziya-yı şemse kapanmış bütün deriçeleri
Bir öyle hücreye benzer ki ömrümün kederi”

Dediği gibi, ömrümün bütün keder pencerelerini başkalarına göstermeden yaşadı. Fakat o, iyi dikkat edelim, “yalnız” da değil, bütün yalnızların, bütün ümitsizlerin, bütün halinden memnun olmayanların şairi oldu. Mırıltıya kızması bundan, şahsi iniltileri taşlaması bundandır. Eskiyi, yeninin hırçın yüzü karşısında eski hatıraların sıcaklığını yaşadı.

“Bize bir zevki tahattur kaldı
Bu sönen, gölgelenen dünyada.”

Diyerek düne, hatıralara sığındı, hatta insan oğullarının sık sık hayatın kucağına yuvarlandıklarını, erişmenin doyma ve tatmin edilme manasına gelmediğini hatırlattı:

“Bizden daha evvel erişenler
Ağlar bugün evvelki hayâle”

Şu “an’anevi” bülbül edebiyatını hep hatırlıyacaksınız. Bakın o da bülbülle konuştu; gülün, yani sevilenin şimdi havada artık başka taraflarda savrulduğunu, günün, mes’udluğun uzak ve başka diyarlarda doğduğunu inlemeden söyledi; fakat nasıl:

Bülbül
Bir gamlı hazânın seherinde
Israra ne hâcet yine bülbül?
Bil, kalbimizin bahçelerinde
Cân verdi senin, söylediğin gül!

Savrulmada gül şimdi havâda,
Gün doğmada bir başka ziyâda…

Onun büyük bir mustarib oluşunu hazırlayan sebepler arasında muhakkak ki huysuz mizacı da başta gelir. Bu mizaç dünyayı beğenmeyenlerin mizacıdır.

Şairi ya karamsar, ya iyimser kılar. Bizim şairimiz bu büyük mustariblerin karamsarlarındandı. Bu mizaç onu bileklerinden sıkıca tutmuş, gözlerini dış âleme kapatmıştı. Şiir sadece bu ıstırab hislerinin ifadesi değildir muhakkak. Fakat Haşim gibiler dünyamızda pek çoktur. Ve pek çok olagelecektir. Hayalin, tatsız günlerin, güzel olan yalanın, kimsesizliğin, şanlı yalnızlığın, olgun gururun sevimli avunmanın şiiri Haşim‘dedir. Büyük ıstırabın şiiri ondadır. Vaktinden önce aramızdan ayrılan şair, bükülmek bilmeyen bir gururun, güvenmek nedir bilmeyen bir büyük şüphenin, bir şey açılmak, bir şey fısıldamak bilmeyen bir büyük hırsın adamı idi. Şiirlerinde insan melâlinin güzel örneklerini bulmuştuk. Ömrü yetseydi Fuzuli’den beri, içine dönük bir kısım insanlığın ıstırabını, bir defa daha bize tattıracaktı. Fakat verdiği kadarının bile yeter olduğunu bu alandaki kapatılmaz boşluktan anlıyoruz.

İki isim

Son neslin eserleri içinde iki kitab ve iki isim dikkatimizi kendi üzerine çekmişti. Uzun yıllar hasta oluşum dolayısıyla tamamıyla takib edemediğim edebî aktüalitede Fazıl Hüsnü Dağlarca‘nın “Çocuk ve Allah” adlı bir eserile Celâl Sılay‘ın “Merhamet Şiirleri” adlı küçük hacimde bir kitabı yayımlanmış. Dağlarca, Türkçenin cümle kuruluşlarına uymayan ifadesini bıraksa, inat etmese bize olgun insanlık ıstırablarından neler tattıracak. Meselâ “Ağır hasta” adlı şiirinden aldığım şu kıt’a bakın, şifasız bir hastanın büyük ıstırabını nasıl nasıl mısraları arasına doldurmuş bulunmadadır:

“Üfleme bana anneceğim korkuyorum,
Dua edip edip, geceleri,
Hastayım ama, ne kadar güzel
Gidiyor yüzer gibi vücudumun bir yeri.”
(Çocuk ve Allah, sahife 10)

Ve böyle bir hayli şiir, bazan şuur altına dalarak dış dünyaya yol bulup çıkamamış nice insan ıstırablarından sesler veriyor. “Merhamet Şiirleri”nde Celâl Sılay kendinden başkaları için yanmada, kendini, kendisinin cemiyet için suçlu gördüğü küçük vücudunu kaldırıp taştan taşa çalmalıdır.

Şair, bakın, kendini nasıl mahcup sayar:

“Hangi ormanlardan gıda bulup büyüdün,
Etinden nasıl iştaha duyuyorum.
Senden, yediğim hayvan
Af talebinde bulunuyorum!

Işığını harcayanlardan biriyim, 
Hayatını yudum, yudum emiyorum;
Senden söndürdüğüm güneş
Özür, af diliyorum.”
(Merhamet Şiirleri, sahife 19)

İnsan acıları sonsuzdur. Büyük ıstırabın; bükülmekten, inlemekten uzak havasına, onun muzaffer ve parlak azabına, genç şair arkadaşlarımın inmesini beklerim.

Şardağ, R. (8 Haziran 1944). Büyük Istırap, Haşim’den Önce, Haşim ve İki Yeni İsim. Cumhuriyet, s. 2. 

Yorum bırakın