
Neslimizi; Arif Bey’den önceki şarkılara ve Çavuşlar, Ağalar ve Dedelerin ışığında tetkik edilecek Türk musikisine doğru eğmeliyiz. Çünkü hâlâ sırtı yere gelmez besteler, çünkü hâlâ tarihin devirlerini tabaka tabaka yarıp, beşerî bir kıymet halinde ebedîliğe doğru akıp giden eserler oradadır.
RÜŞTÜ ŞARDAĞ
Edebiyat, heykel, musiki ve resim neden insanlığın tarihi ile yaşıttır? Çünkü adam evlâdı zaman zaman, dilinin günlük nafakasını teşkil eden kelimelerle kıvıramadığı meramını ve ifade dolu içini, resimle, şiirle, musiki ile ortaya dökmüştür.
Hele musiki, öteki sanat kollarında görülen tehdidi tamamen ortadan kaldırmış, insanlığa sınırsız bir duyma ve bunu duyurma gücünü bahşetmiştir. Musiki her millette, renk ve eda değiştirebilir amma, onun değişmez bir sirayet ediciliği var ki dünya musikisinde bu hal müşterektir. Tamtamlar diyarında bugün adına caz dediğimiz inilti, feryatları bağırtılar o hep birden cızlayan ve cırlayan âletlerin sesleri nasıl o topraklarda sade maddî maişetini değil, ruhî nasibini de alan insanları bir anda, kitlece sarhoş ediyorsa, diğer milletlerin mes’ut ve mahzun günleri için, çeşitli iç dünyalarının görüşüne uygun bir surette bestelenmiş sanat eserleri de aynı şekilde o çevrelerde kök sürmüş ve yaşaya gelmiş insanlara heyecan vermededir.
Şüphe yok ki her milletin musiki devirleri, beste nevileri veya âlet çeşitleri olagelmiştir. O milletlerin içinde musikinin kalitesini ayırmak için nazarî müzik bilgisine sahip olmak gerekirse de elde pratik bir miyar da mevcuttur. Yine ilk misale dönelim: Tamtamların ülkesinde kaynayıp dünyayı saran caz musikisinde şüphe yok ki büyük nisbette bir seviye düşüklüğü gözden kaçmaz. Fakat notası muhkem bir şekilde tertiplenmiş birçok nostaljik tangolar, bütün dünyada yaşanmış hasretleri dile getirdiği için sevilen müzik parçaları olmaktadır. Garpta kabareleri dolduran gündelik müzik döküntüleri, sokakları kaplayan gitar ve mandolin gürültüleri ve nihayet hafif ve tembel harcı melodilerle örülmüş geçici, unutulmağa mahkûm şarkılar ortasında haysiyet ve kalitesi ile ayakta duran musiki, yılların, hattâ asırların süzgecinden geçmiş o senfonik eserler değil mi? Allergo andante ve adaciyosu ile formu belirmiş; çoğu, bir hayat boyu, yaşanmış mevzularıyla özü beşerîleştirilmiş olan bu senfonik eserler neden nazarî garp musikisini iyi bilen ayrı millette kimseler için hâlâ bir vecd ve ürperiş kaynağı oluyorlar?
Meseleyi böylece beşerîlik ve kaliteli olmak zaviyesinden ele alırsak Türk musikisinin kaderi üzerinde daha isabetle durmamız mümkün olabilir. Nasıl bu gün Çekoslovakya’da bir Smetana yetişmiyorsa, nasıl Rusya’da bir Rimski Korsakof, Fransa’da bir Gouno, Almanyada bir Beethoven doğmuyorsa, elbet Türkiye’de de artık bir İsmail Dede, Sadullah Ağa, Mustafa Çavuş, bir Dellâlzade gelmeyecektir. Klâsik sanat, her yerde olduğu gibi özündeki o asil harekete rağmen, çerçevenin muayyen formları ihtiva etmesi sebebi ile gerilerde kalmıştır. Amma özündeki sade tavır ve içlilik, muhtevasındaki çok renklilik yerine, çok derinlik bünyede onu aratmada ve insanlığı her yerde bir neoklasizm cereyanına doğru götürmededir. Her ülkede sanatkâr, halk eserlerinin özündeki saffetle, klâsik eserlerdeki derinlik ve kemali birleştirip yeni bir ateş kaynağı tesbitine çalışmaktadır. Bizde ise manzara biraz başka ve hazincedir.
Bugün değil çocuklarımız, hattâ neslimiz radyoda tarihî Türk musikisi sözünü duyar duymaz döğmeyi kapadığı halde Kristal’dan nakledilen kadeh şıngırtıları arasındaki isterik seslere ve bestelere can kulağını vermektedir. Bütün dünyayı saran bu kolaycı, tembel humma nöbetine tutulmuşçasına soluyan mariz musiki hevesinin memleketimizi sarışı, on dokuzuncu asrın ikinci yarısı sonlarına doğru, Hacı Arif Bey‘in Türk musikisinde açtığı ve genişlettiği şarkı çığırı ile başlar. Gerçi daha önceki asırlarda şarkı vardı. Fakat bir zaman o şarkı, bu şarkı değildi ve enstrümantal musikiyi teşkil eden semai, yürük semai, peşrev, nakış, saz semailer yanında bir motif olmaktan ileri geçmezdi. Arif Bey‘den evvel Türk musikisi düz seslere basarak yavaş yavaş gelişen ve haneler değiştikçe kendini gösteren ağır başlı melodilerden ibaretti. Hacı Arif Bey‘den sonra -müstesnalar hariç- keçi sesi gibi titrek, bir ölçü içinde bir ârız perendeler atan nağmeler musikimizi sardı. Şevki Bey‘den evvel musikimizde melodi, mağrur bestecinin elinde, güfteyi yarıda koyup söze pek o kadar iltifat etmeyerek o tenennilerle o yelelellimlerle vakur bir eda taşırdı Hafız Post’un rast makamından bestelenmiş olan “Gelse o şuh meclise naz-ü tegafül eylese” semaisinin adım adım gelişerek derinlikteki felsefeye ulaşması yanında bugünkü şarkıların bütün ritmik cevherlerini birinci hanenin ilk ölçüsüne girerken bir anda yumurtlayıvermesi az tezad mıdır?
Bugün şüphe yok ki seslerin en tatlısını, ressamın renk seçişi gibi seçen ve bulan bestecilerimiz yok değildir. Fakat külfetsiz nimete konma gayreti; üç elif boyu uzatılmış yersiz “ah”lar ve “of”larla lâübalileştirilmiş besteleri şişirme hevesi musikimizin zaafını teşkil etmektedir. Arif Bey’den önce gelen bestecilerimiz, eserlerine “ah”larını incelemelerini değil, bu “ah”lara sebep olanlar mistik ve hayatî mevzularının felsefî kâinatını koyarlardı. Müstesna bir kudret halinde Hacı Arif Bey’den sonra yaşayıp Türk musikisine bir yol asaletini bahşeden Tanbûrî Cemil Bey semaimizin şarkılarla ulu orta doldurulmak istendiği bir devirde gelip saz semaileriyle ufkumuzu genişletmiştir. Onun saz semaileri denebilir ki, allegro ve andante’ye tekabül eden haneler değişimi ile, Türk’ün beli bükülmez senfonileridir. Bugünkü nesle mazide devirdiğimiz şeylerin mazinin kötü müesseseleri olduğu, yoksa bütün şerefli âbideleriyle mazinin kendisini devirmeye mezun olmadığımızı anlatmanın tam zamanı gelmiştir. Tarihin şan dolu sanat sahifelerini önümüze seren tarihî Türk musikisine, saz eserlerine kulağını tıkayan bir neslin musiki terbiyesinden şüphe etmeyene doğrusu pek saf gözü ile bakmak lâzımdır.
Bütün dünyada, her devirde olduğu gibi bugün de sözlü melodiler musikinin ikinci plânda eserleri olup duygu ve ufuklarımızı önceden empoze ettiği fikir ve düşüncülerle sınırlandırıverirler. Çeşitli sazların nağmeleriyle bizi bir âhenk cümbüşü içine atan enstrümantal müzik ise, hudutsuz bir duyma ve hayâl etme imkânlarını bahşederek hâlâ musiki dünyasından ön safda bir kıymet ifade ederler. Neslimizi; Arif Bey‘den önceki şarkılara ve çavuşlar, ağalar ve dedelerin ışığında tetkik edilecek Türk musikisine doğru eğmeliyiz. Çünkü hâlâ sırtı yere gelmez besteler, çünkü hâlâ tarihin devirlerini tabaka tabaka yarıp, beşerî bir kıymet halinde ebedîliğe doğru akıp giden eserler oradadır. Itrî bugün aramızda değildir amma, musiki denen bu sirayeti engin sanat dünyasında yine onun eserleri payidardır. Şair Yahya Kemal elbette haklıdır, Itrî için dediklerinde:
“Belki hâlâ o besteler çalınır
Gemiler geçmeyen bir ummanda”
Şardağ, R. (Kasım 1950). Çavuşlar, ağalar ve dedeler ışığındaki Türk musikisi. Türk Musikisi Dergisi, 35: 1, 21.

