Klâsik şiirimizde cânân

Yalan, hep yalan ama, ne daha sonraki edebiyatımızda, ne garpta, bu kadar yalan bir vasat üstünde, bu kadar hülya üstüne kurulu, fakat o nisbette özenle işlenmiş bir cânân edebiyatı yoktur. 

RÜŞTÜ ŞARDAĞ

Dünya yüzünde ateşlemedik insan gönlü bırakmıyan bu “cânân” dedikleri de kim? İnsanoğlunun çağ çağ teninde hissetiği sevgili, derin düşünülürse, hiç bir devirde hiç bir âşık tarafından ulaşılamamış bir vesvesedir. Her devrin “cânân”ı ayrı bir hüviyet içinde canlanırken ve en gerçek sevgilisinin hayâlini şair, mısralarına bambaşka, o sevgiliye hiç de benzemiyen bir talih içinde işlerken özlenilen ve aranılan şeyin, sevgiliden çok sevgi olduğu mahakkak değil mi? İnsanoğlu için bu sevginin görünüşü asırlar boyunca çok değişik olmuştur. Fizyolojik ve rûhî mizaçlara, fertlerin yapısına olduğu kadar milletlerin sosyal yapılarına göre de değişen bu oynak sevgilinin klâsik şiirimizdeki aksi ise pek başkadır. Hemen altı yüzyıldan bu tarafa gelen enderun şairleri hep aynı hasreti çekilen ortak bir sevgi mahsulü olmakla beraber yine de her şaire ayrı ve derin titreyişler ilham etti. Hangi sihirli el, iflah bulmaz divan şairinin gönlünde yar rüzgârını estirdi?

Meselâ açın rastgele bir gazeli; bakın bir mesneviye, eğilin bir şarkı üstüne. Birbirine benzemediği için Nakım Kemal‘in “Parça Bohçası” adını verip takıldığı bu ayrı ayrı beyitlerin hepsi, gerçekte, birbirine bir “cânân” ateşinin belli veya belirsiz alâkasiyle bağlıdır. Dünkü şair, 1400’üncü yüzyılda olduğu gibi 1900’üncü yüzyılda da hep aynı mürüvvetsiz “cânân” elinden, aynı acıyı tatmıştır. Bundan 600 sene önce Nesimî:

“Yarin hemîşe cevr ü cefâsı safâ bize
Hiç bilmedik demde safâsı cefâ bize”

diyerek nasıl mutad olanın, cefacı yar olduğunu açıklamışsa, 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında yaşayan Hersekli Arif Hikmet Bey de, dünya insanlarının mizaçlarını süzüp süzüp inceledikten sonra aynısı bir görüşte karar kılıyordu: 

“Araştırdım hezaran kerre tab’-ı ehl-i dünyâyı
Hele yârân ile hûbânı gayet bî-vefâ buldum”

Klâsik şiirin perişan saçlı; hilebaz gözlü, kirpiklerinin oku baktığı yürekte severek katlanılır yaralar açan bu anonim sevgilisi kimdir? Onu her hangi bir şairin şiirinde, şöyle elimizi uzatıp tutacak gibi olamadıktan kelli ona nasıl yar deriz? Dört budunu tesbite imkân bulamadığmız; aradıkça elimizden kaybolan bu firari sevgiliyi, aziz dinyelenlerim, eski şiirimizde şahıslandırmaya kalkmak beyhude bir gayret olur. Belki bütün dünyada edebiyat biraz “cânân” demektir, fakat klâsik şiirimiz sadece bir “cânân” edebiyatı olunca, onda fizik bir kıymet aramak boştur. 

Sıkı bir harem hayatının hükmettiği şehirlerde çevre kuran şairler için, refahın, cizye ve ihsanlarla son hadde vardığı bu devirde, maddi ganimetlerle dolu hayatî bir şeyin; yar mıdır, Allah mıdır, cânân mıdır velhasıl, bir hayalin, susuz kodukça yakan bir hayalini aşkı ateşler. Her asrın irili ufaklı şairi sanki altıyüz sene muammer olmuş bir sevgiliye methiye söylemiş, gazel okumuş, şarkı düzenlemişlerdir. İşin gerçeği şudur: Klâsik şiirimizde cânân da diğer temalar gibi yalan üstüne kuruludur. Zahiri hiç bir ıstırap sebebi yokken, aslı yok bir sevgilinin icad edilmiş cefasına; âdeta hasretle aranılmış, sineye severek çekilmiş cefasına asırlarca katlanılmıştır. Her yalan ve yapma olan gibi öyleyse neden eski şiirimiz boş değildir? Neden hâlâ gencimiz ve ihtiyarımızla, dudaklarımızdan zaman zaman bu edebiyattan kalma mısralar dökülür? Şüphe yok ki her yalan ve yapmacık olan gibi klâsik şirimizin de bir çok mahsulleri perişandır. Fakat ya bu icat edilmiş yar uğruna sanatın o kutsal yalanına bürünüp ortaya çıkan orijinal mısra ve şiirleri neyleyelim? O şiirlerde “cânân” her çağ insanının gönlünde bir tutam perişan saçını yadigâr koyup gitmiştir. 

Kaç göçünün hâkim olduğu o rüzgârsız asırlar, divan şairini her vesileyle oynak, cefacı ve özlenişi tükenmeyen bir cânâna doğru götürmüştür. Bu vesilelerden biri meselâ feleğe hitabetmektedir, fakat şairin sitem oklarının ucu yine cânâna dokunur:

“N’oldun inlersin felek hercâî canânın mı var
Her makâmı, seyreden bir mâh-ı tabânın mı var”

Yok, yok; cânân diye bir varlığın peşinden boş yere gideriz; gerçekte içimizde yarattığımız bu hayal hazinesini kıymetlendiren şey, yar değil, bir vuslat gününü mali hulyasıdır:

“Katar ile çekilir mali hulyayı visal
Derun hazinesi ey sabit oldu mâlâmal”

Klâsik şiirimizde şairi cânâna götürecek vesile mi ararsın?

Yahya Efendi, müsveddelik divanında son hecesi (T) ile biten gazelini yarad koyup aynı sayfada birbiri altına “gedaların”, “belâları”, “hevaların” kelimelerini yazmıştır. Hiç şüphe yok ki sonradan basılı divanın da okuduğumuz ve cânân üzere yazılmış en güzel gazellerinden biri olan bu gazel, ruhu hiç beklenmedik anda bir baskın gibi saran o kafiyelerin yüzü suyu hürmetine meydan gelmiştir:

“Âdem sayılmaz oldu kapunda gedâlarun
Yok mu hisabı pâdişehüm müptelâlarun

Dil gitti gerçi yirine kondı hezâr gam
Biri gider bini gelür oldı belâlarun

Dil pür-heves nesim-i bahâr ise hoş nefes
Çık bağa kim güzelliği vardur hevalarun

Can nakdini alup unıdurlar revâ mıdur
Resm-i vefâyı bilmediği dil-rübâlarun 

Yahya’dan özge kimseye tek eyleme vefâ
Ka’ildür ol ne denlü olursa cefâlarun”

Bazan divan şairinin şöyle gönlünce duyup bir derin hikmet üzere düşünesi gelir; âdeta onu, bir süzülmüş söz, bir hikmek söylemek ihtiyacı kıskıvrak bağlamıştır. O zaman şairimiz bu âleme veciz söz bırakmak fırsatını vesile bilerek yine cânân üstüne en dokunaklı deyişlerini söyler. İşte size bundan 150 yıl önce yaşamış olan ve belki çoklarınızın adını ilk defa duymakta olduğu İzzet’ten (İzzem Molla değil) bir kaç beyit.. Şair yaşadığı devrin mahzun bir protresini çizmek isterken dahi şöyle bir oluruna getirmiş, cefakâr sevgiliye kadar bir boy uzanmıştır. İçki de onu dağıtanlar da eskisinin aynı; gelgelelim, mestedenler eskilerine benzemiyor, gönül var, dilber var ama figan o figan değil; bülbül var, sesinde tesir yok; gül var ama yazık ki o gülistan yok; âşık o hep eski çilesine uyarak yanadursun, yazıklar ki cânânda insanı perperişan eden o tavır, o edâ kalmamış:

“Mey o mey saki o saki lîk mestân ol değil
Dil o dil dilber o diber ahu efgân ol değil 

Kalmamış bülbüllerin tesir feryadında hiç
Gül o gül amma ne hikmettir gülistan ol değil

Eski resm üzre yanar külhen gehi cân u gönül 
Lîk İzzet neyleyim etvarü cânân ol cânân değil”

Yalan, hep yalan ama, ne daha sonraki edebiyatımızda ne garpta, bu kadar yalan bir vasat üstünde, bu kadar hülya üstüne kurulu, fakat o nisbette özenle işlenmiş bir cânân edebiyatı yoktur. 

Şardağ, R. (5 Kasım 1950). Klasik şiirimizde cânân. Zafer, s. 5.

Yorum bırakın