Fâni bir beden çalısı üstünde sallanan şu bir külçe kemik yumrusu başta, güzel ve haklı olan için bir iman yangını tutuşturamıyacak kadar ateş yoksulluğu varsa, insaniyetin de iflâs borusu ötmüş demektir.
RÜŞTÜ ŞARDAĞ

“Bir milletin karakteri, fikir ve sanat eserlerinde akis bulmalıdır.” nazariyesine uyarsak, bizde, sanat eserlerinin özcüğü diyebileceğimiz zübdesi, kahramanlık üzerinde toplanmak lâzımgelir. Saint Simon‘un hayalî insaniyetçiliği iflâs edeliberi, milletlerin, vahşî emellerle yırtıcı saldırışlarda bulunması değil, fakat hak, vatan, insanlık yolunda kahramanlıklar göstermesi dünya için bir tehassür mevzuu olmuştu. Geçenlerde yetmişi aşan olgun başı, Nobel’in mükâfatı ile taçlanan çağdaş İngiliz filozofu, büyük üstadım Bertrand Russel “Yirminci asrın fikirler tarihi” adlı meşhur eserinde der ki: “Hanidir moral temelleri gıcırdayan dünyamız: tahkim edebilmek, yâni maddenin karşısında (mânevî)yi silâhlandırabilmek için geçmiş asırların kitalden zevk alan tiplerini değil, insanlığa şeref olan büyük kahramanlarını örnek edinmek, onların gölgesinde barınmak lâzımdır. Güzel bir gaye ve hakla alâkalı bir dâva uğruna kendini verecek serdengeçtilere fakir dünyamızın, şifa serumu beklercesine ihtiyacı vardır.“
Büyük filozof haklı değil mi?
Fâni bir beden çalısı üstünde sallanan şu bir külçe kemik yumrusu başta, güzel ve haklı olan için bir iman yangını tutuşturamıyacak kadar ateş yoksulluğu varsa, insaniyetin de iflâs borusu ötmüş demektir.
Girit’i havadan fetheden tepeden tırnağa müsellâh Alman orduları da fevkalâde bir maharet göstermişlerdi; fakat asla, kahramanlık değil. Hangi dâva uğruna idi bu saldırış? Dünyaya tek başına egemen olmak istiyen bir delinin akıbetini dünya yürek çarpıntısı ile beklemede, onun muzafferiyetlerine bir kahramana uzatılan alkış ve tahsinle değil, bir gasıbı elemle seyreden kimselerde görüldüğü üzere, lânet duygulariyle mukabele etmede idi.
Fakat Türk bunun için mi bugün Kore’de döğüşmektedir. Ona uzanan masum Korelilerin minnet dolu kolları ve Birleşik Milletlerin hayranlık ve şükran duyguları bu savaşmanın haklılığını ve kahramanlık vasfını pek âlâ belirtmiş bulunuyor. Zati oldum olası o, davasını batıla değil, hakka dayamış; kendisine sığınan düşmanını korumak için, aynı soydan gelen kardeş orduları ile bile çarpışmaktan çekinmemiştir.
Bir zaman, kendisine din gayretkeşliği ile saldıran Küffar ordularına karşı, Allah’ın ulu adını yükseklerde tutmak uğruna, bir zaman ahde vefa uğruna, hülâsa her zaman hak uğruna vuruşan Türk, küçük Altınordu hanlığı iken büyümesine göz göre göre sabrettiği Moskoflarla, sonradan öylesine savaşlara atılmıştır ki, rahmetli Ebüzziya‘nın çıkardığı bir hesaba göre, geçen iki asrın 33 senesi yalnız Moskof harpleriyle geçmiştir.
Nerde kaldı ki bugünkü Rus, dünkü meşum saldırıcılığını hürriyetsiz, vatansız ve Allahsız bir sistemle bilemiş bulunuyor. Kore’de bu çeşit bir düşmanla, dünya ordusu içinde saf tutup döğüşen Türk, Münih kepazeliğinden bu yana, dünyanın susaya geldiği cesaret destanlarından birini daha yazmıştır. Bu destan için söylenenler arasında Amerikan Senatosu üyelerinden Logd‘un dedikleri, çocuklarımıza belletilecek mertebededir. “Cesaret, kahramanlık, sebat eninde sonunda galebe çalan faziletelerdendir. Bu faziletler hususunda Türkiye ile boy ölçüşecek başka millet tanımıyorum.“
Türkün bugünlerde kahraman vasfı üzerinde dünyaca kıyametler koparılırken bizdeki bu sâkin, vakur edayı da unutmamak lâzımdır. Çünkü bu da milletimizin kahramanlık kadar önde gelen bir özelliğidir. Türkün, savaş meydanına atılıncaya kadar çehresini kaplıyan o garipsi durgunluk ve tavrına karışan masum kalenderlikle bu beklenmez şahlanış arasındaki psikolojik bağı da çözmemiz lâzımdır. Rıhtım boylarında, yavan ekmeğine katık etmek üzere, içtiği çeşme suyunu müteakip kaldırım taşlarını kendisine yastık yapan, umumî yerlerde, nakil vasıtalarında, çoğu vakit hafife alınmayı bile hoş gören, tirenlerin mevki koridorlarından üçüncüye doğru seğirilmesi için kondüktörün sert hitabına büyük bir teslimiyetle itaat eden Türkle (Ferman padişahın dağlar bizimdir) diyecek kadar pervasız Türk arasında fark yoktur. Şu gem tanımaz şahlanış kadar, o ezeli rıza ve tevazu da bu yüce milletin mayasına karışmıştır. Bakî’nin Kânûnî’yi tasvirinde olduğu gibi “Demir kuşaklı cihan pehlivanları” ne kadar oysa, (Ölüm ucuz diyorlar korkarım ölem) diyecek kadar nasipsiz hayatına baş eğen odur.
Türk kahramandır. Bu eski hakikatı dünya, bir kere daha öğrenmiş bulunuyor. Fakat dünyanın öğrendiği bir şey daha var: Türk kadar hiç bir millet böylesine kahraman olduğu halde, bu kadar silik yaşamaktan hoşlanmaz. Hiç bir arslan yavrusu, Türk kadar, kuzu postu içinde gözükmekten zevk duymaz.
O kahramanlıktaki ihtişam kadar, tevazudaki asalet de dikkate değer değil mi?
Şardağ, R. (24 Aralık 1950). Kahraman Türk. Zafer, s. 5.

