Sırtı maddeye dönmüş şiirimiz

“Az yi, az uyu, az iç, ten mezbelesinden vazgeç” 

HASANKALELİ İSMAİL HAKKI

Yüzyıllar boyu sıra, insanlığa, meşale tutmuş bütün büyük başlar, fikrin, sanatın, meyvasının insanlığa sari bir lezzetle ikram eden usta sanatçılar, büyük ülkü adamları, vatan kurtaran kahramanlar hepsi hepsi istiğnanın memesinden emmişlerdir. Yeryüzü ile alakalı bütün lezzetlere insanı veda ettiren, o feragat, o istiğna ve maddeyi küçük görüş her milletten çok, sanki bizleri emzirmek için koynunu açmıştır. 

Divan şiirimiz, perişan mahsullerinden ayıklandıkça, insanla ilgili ölmez taraflarını gözlerimiz önüne seriyor. Bu ölmez taraflardan biri feragattir; adeta maddeye ve onun peşinden sürüdüğü cilalı, yapma saltanatlara rest çekmektedir. Bir zamanlar, bir takım satıh düşkünü, kabuk budalası, göz önündekini görse bile öz içindekini göremiyen edebiyatçılarımız türemişlerdi. Divan şiirinde bir landerlik, bir miskinlik, bir hayata kıymet vermeyiş seziliyor; bu edebiyat insana tembel bir ruh aşılamaktadır, gibi. Neyse ki bugün iyi yetişmiş genç nesiller içinde klâsik şiirimizin derinliğine varıp oradaki öze ulaşanlar çoğalmış, kaba taslak tenkidcilerin bu edebiyatta hayata kıymet vermez gibi gösterdikleri şeyin, gerçekten hayatın, insanı pisleştiren yalancı saltanatı, kötü hodbinliği olduğunu anlamışlardır. Gerçi eski şairlerimiz için bütün dünya nimetleri, manası ve çeşnisi kaybolmuş bir sofra gibidir. Fakat neslimiz ve yarınki gençlik bu sofranın tepilmesi ve ikrahla reddedilmesinde, ruh saltanatına, insanlık faziletine yükselmenin sırrı saklı olduğunu anladığı gün, klâsik şairlerimiz, meselâ Fransız klasikleri gibi her yıl yeni ve şirin baskılarla, fazilete susamış gençler tarafından kapışılmak talihine kavuşacaklardır. 

Dünkü şairlerimiz hemen hepsi yırtık elbiselerle gezmekten hatta üst başlarında bile vazgeçerek çırılçıplak dolaşmaktan bahsetmişlerdir. Bu sözlere uyarak işi, yüzünden almak ister ve şairlerimizi bir miskin şeklinde tasavvur edersek -anlaşılmaktan bile müstağni olan- eski şairlerimize değil, kendimize kasdetmiş, zevkimizi yoksulluğa mahkum etmiş oluruz. İyi niyetli olalım: O ağır başlı ve temkinli Şeyhülislam Yahya Efendi kalkıp da:

“Geliniz aşk ile dîvâne vü şeydâ olalım
Yakalar çâk ederek halka temâşâ olalım”

Derken gerçekten üstünü başını parçalayarak gerçek manasında halka rüsva olmak emelinde miydi? Ortada bir delilik de bahis mevzuu olmayınca meseleyi derinden almak, Şeyhülislam’ın sırtından atmak istediği şeyin üstbaş değil faziletli insana yük olan yalan ve riya olduğunu kabul etmek lâzımdır. 

İşte Sabit kendi kendini tahlil ediyor: 

“Bizim zincirimiz aşk-ı hüdâdır
Baş-açık devreder dîvâneyiz biz 
Bıraktık ismi resmi adı sanı
Ezelden ta ebet vîrâneyiz biz”

Divan şairi Şark’ın ve Türk’ün mütevazı hırkasına o denli bürünmüştür ki “İsmi ve resmi bıraktık” derken bir hakikatin tam üstüne basmaktadır. Zira klasik şairlerimizin isimlerine bir göz atmak yeter. Hepsi de kendilerini küçülten isimlerle yadedilmişlerdir. 

Âhî, Hazinî, Zaifî, Hevâî, Garibî, Tarikî, Fuzûlî gibi.. Onlar ne cahil gibi üst üste koydukları paralariyle öğünür, ne marifet ve bilgi sahibi yüksek şahıslar gibi böbürlenirler. İstekleri aşktır. Ama hayat üstüne, insan üstüne, dost ve arkadaş üstüne, ne üstüne olursa olsun sonsuz bir sevdadır. Yoksa baksana bir boy hallerine ne mevkileri, ne rütbeleri vardır ne de göze batar göğdeleri. Âhî söylüyor:

“Cahilin fahrı cem-i mal iledir
Ârifin izzeti kemâl iledir

Aşk-u-şevk ehli vecd-i hâl ister
Ne kemâl ister u ne mâl ister


Bizi gör kim ne hâlimiz vardır
Ne kemâl ü ne mâlimiz vardır”

Bayatîi Rumî, maddeye gözünü fal taşı gibi açmış ikbal ve mansıp düşkünlerinden nefret eder; bütün mevkileri onlara terkeder:

“Dünyenin manasıpların izzetin
Rumî ko ki alan alsın noliser”

Onları öyle feragat sahibi görüp miskin sananlara gülmek lazımdır. Anadolu Türkü’nün “Olgun başak eğri durur” meseline uyarak gerçi boyunları büküktür ama o büyük istiğna, madde pazarının pisboğaz alışverişlerinden uzakta kalsın ve nihayet insanı insan eden en büyük vasıf, aşk, şairlerimize öylesi bir hal takındırmıştır ki güneşi kendine taht yapmaya ve dünyaya minnet duymıya bile tenezzül etmezler: Haletî söylüyor: 

“Şehi aşkım sipihri afitabı tâc ü taht etmem
Bir aptalım ki ölsem dehre arz-ı ihtiyaç etmem”

Rahmî‘ye baksanıza.. İstiğna köşesine çekilmiş sesleniyor: Böyle pervasız yatar giderim dünya padişahı gelse, ayağımı eteğimin altına kıvırmam:

Güncü istiğnada Rahmî şöyle bîpervâ yatur
Şah-ı âlem gelse çekmez pâyını damanına”

Bu kadar feragat, böylesi bir istiğna, maddeye bu kadar sırt çeviriş, mevki ve ikbalin her derecesini bu türlü küçümseme içinde seyrediş boşuna değildir. Bir büyük aşk, kocaman bir sevda onları maldan, mülkten geçirmiştir. 

İşte bundan 160 yıl önce yaşıyan ve Türk edebiyatına, bugüne dek ne ismi, ne de metni ile girmemiş bulunan İzzet‘ten bir örnek! Şair, mecnûn sanılan bir akıllı olduğunu itiraf ederek bütün rütbeleri tepmiş, beklemenin o büyük vuslat gününün intizarı içinde her şeylerden vazgeçmiştir. Bekliyecektir; his sesine bu dünya pazarında düşen nasip hiç de olsa. Bekliyecektir; bu muhabbet yolunda ondan başka kimseler kalmasa; vücudu bir deri bir kemik kalsa; hatta kemikleri toprak olsa. 

“Ben ne mülk-i câh ne ikbâl servet beklerim
Âkili mecnûn nümâyım hiçe gayret beklerim
Hiç ender hiç düştü hisseme takdirde
Bu metaa ben dahi hâlimce kıymet beklerim

Bu güzergâh-ı mahabbet gerçi beklenmez tehî
Lîk ben dîvâne bilmem ki ne hâlet beklerim
İstihâl oldu vücûdum istihâlim oldu hâk
Dahi ben evc-i hümâ-yı bezm-i vuslat beklerim.”

Şardağ, R. (26 Kasım 1950). Sanat ve Edebiyat / Tankit ve Tahlil: Sırtı Maddeye Dönük Şiirimiz. Zafer, s. 5, 6.

Yorum bırakın