Tevfik Fikret

Fikret… Eski devirlerden bize yadigâr kalan; en az günah sahibi, en temiz ve şiirleri en yüklü olan insan..

Tevfik Fikret
(1867-1915)

Mısraların üzerinde kımıldanan, titreyip hırçınlaşan, fakat aynı zamanda güzel, başkalarından daha güzel söylemekten vazgeçmiyen ince bir ruh daima endişe dolu bakışlarını içimize serpmekten çekinmez. “Bir gün yapacak fen şu siyah toprağı altın..” Bu satır biraz da en didaktik mânasından, sırf bu güzel âşıkı, ince şâirin kelimeler üzerindeki çırpınışile sıyrılmıyor mu? Sevimli “Şermin“de bile o ince ve güzel duygulu insanın, karşısındaki Zatî Bey’in yavruları da olsa -bir şeyler söyliyebilmek için- duyduğu ıztırabı görmüyor muyuz? Koskoca bir edebiyat denizi. (Bizim hesabımıza göre) Fikret‘ten evvel gerçek bir estet duygusile fikirlerin üzerine kim böyle eğilebildi? Ve bu kadar elle tutulan fikirleri kim böyle yumyumuşak, böyle içe yakın anlatabildi?

Ama onun daha çizilecek nice hakikatleri var!…

Birbirine aykırı bir çok şahsiyetler sanki Fikret‘i örtmüş gibidir. Bugün için bir fazlalık gibi duran bıyıklarının, o devrin Avrupasındaki insanlarda da bulunduğunu düşünecek olursak dış görünüşünün bile onu Garplı göstermek için dinyasile yarışa çıkmış olduğunu anlarız. Evet yine o mısra: “Bir gün yapacak fen şu siyah toprağı altın…” ve “Herşey olacak kudreti irfanla, inandım.” Bu sözlerin sahibi yaşadığı devirden ne kadar çok uzaklaşmıştır. Devirleri, yine o devirlerden gelme reaksiyonla yırtıp geçebilmek (İleri bir ufka doğru) bir şair için az övünç verici şey midir bu? O âmentü, sinirleri, kafası ve bütün şuur fakülteleri kültür Avrupasının pınarında yıkanmış ileri bir insanın Garp tarafını göstermiyor mu? Halbuki o, bununla beraber bu toprak üzerinde olan iğri şeyler için ne kadar haykırış dolu mısralar söyledi?

“Kozmopolit Fikret, beşerî Fikret, bedbin Fikret ve nihayet merdümgiriz insan.”

Bunlar ne kadar içi boş kof cevizlere benziyen hükümler de olsa bir gerçeği duyurmuş oluyor: Fikret sosyal, filozofik ve psikolojik bakımdan üzerinde durulacak bir şahsiyettir. Gerçekten kozmopolit bir devirdeyiz; ya Garb’a hayran olup ellerini onun semasına kaldırma ve bir şeyler dilenmek veyahut “abes muktebes” gibi bir kelime yakalıyarak onlardaki ileriye tahammülü olmayın insanların mistisizmini okşayan havaya kapılıp gitmek… Fikret, fakat bunların ikisinden birine girmiş midir? “Eskiden daha başlangıçta” Allahüekber Allahüekber sesleri arasında siklinen bu baş kendisini hiç bir zaman Garp mistiğinin sarhoşluğuna terketmedi. “Toprak vatanım…” diyen şair kaç kere milletin muztarip hayatına karıştı!! Onun “Âşiyânı” ile “Melâlinin yuvasına” çekilen o devrin şairleri arasında ne yaman ve ne kadar derin ayrılıklar var? Fikret, dünyayı, -egosantrizme kaymamak üzere- şahsî nosyonlarını besleyen, hassalarında renk renk ve şekil şekil nakışlar çizen bir varlıktan başka bir şey telâkki etmemişti. Kuru realiteden ayrıldığı noktaları inkâr etmekte ne mâna düşünülebilir?.. Sakin, fazilet sahibi ve temiz Fikret! Onun “Madem ki şiir yazacak boş zamanlarım var; bu parayı nasıl alabilirim?” Diye maaşını mektubî kalemine geri verdiği zamanki halile, büyük bir idealle başlayan fikir aşkının, gazete profesyonelliğine döküldüğünü görüp “Tanin“den ayrılışı arasında ne fark görülebilir?

Şimdi onun çıraklıkla girdiği Bâbıâli kalemine maaşını ne kadar sakin ne kadar temiz bir ifade ve ruh hali içinde bıraktığını düşünüyorum.. Tanin’i terkederken de aynı temiz duygularla ve içinde söğmek lüzumunun lüzumsuzluğunu bile duyarak hafif bir infialle ayrıldığını tasarlıyabiyorum. 

Halbuki hırçın, ürkek ruhlu Fikret diyorlar ona, “Kırk yıl“da ve kavgacı dostunun yazıları arasında Fikret hep hırçın, insandan kaçan, bedbin ruhlu bir şair diye tanıtıldı. Bugünün gençliği onu serbestçe bu sıfatlarla tenkit edebiliyor. Halbuki biz hırçın Fikret’e karşı sakin Fikret’i, ürkek, insandan kaçan Fikret’e karşı içtimaî Fikret’i nihâyet bedbin Fikret’e karşıda sadece muztarip Fikret’i ileri sürüyoruz. Ak saçlı dostlarının bile ona karşı söylemekten çekinmedikleri bu sıfatların derinliğinde ne tersin eve ne hazin bir harikat gizleniyor. Fikret gerçi insandan kaçmış bedbin görünmüş, ürkeklik göstermiş bir insandır. Fakat aslında hiç de bu vasıfları taşımayan şaire bu biçim bir yaşayış telkin eden sebepler kendisinin dışında kaynayan bir alem değil miydi? O, muhitine kaç kere inmek istemiş ve yakın dostlarını kaç kere sevmek istemişse o kadar inkisarla karşılaşmıştır. Fikret‘in fikirlerinde belki o güne göre idealize edilmiş bir hayat görüşü, bir ahlâk anlayışı mevcuttu. Ve dostları muhakkak ki onu anlamadıklarından dolayı suç sahibi değildiler. Aksi halde Fikret‘e de “biraz feragat sahibi olamaz mıydı? Amma her şeye rağmen...” gibi bir sorgu sormak mümkün olur. Fikret muhitini, cemiyetini ve nihayet o günkü hayatı beğenmiyen, aradığını bulamıyan bir insandı. Verter‘e dâhi diyen bilginler, “Rebabı Şikeste” şairinin zarûrî isyanlarını niçin pesimistlikle karşılıyorlar? O muhakkak ki bir Verter değildi. Fakat yüksek ve çok daha başka şeyler isteyen bu âşıkın Fiziko-Psişik yapılışındaki ruh elbet Fikret‘te de vardı. 

Onun, o daima derin fakat daima sakin bakan ve ruhunun birer dili halinde bulunan iri gözlerinde görülen hırçınlık mutlaka anarşik bir hal mi olmalı?

O ileri idi. Belki Dékart‘a, Kant‘a, Layniç‘e çıraklık etmemişti. Fakat Fikret‘te modernize, bir deizmi tam bir aşkla mısralaşmış görüyoruz. “Küllî bir kudret” işte Allah’ın mahiyetini tayine bu kâfi değil midir? Fakat hani bu türlü Tanrı’ya inanan cemiyet? Yüksek ve moral bir fazilet âlemi; doğmatizmin sarhoşluğu o günkü ufkun üzerinden mestedici örtüsünü kaldırmış mıdır? İleri; fakat “bu toprakları altın yapacak…” kadar medeniyetçe ileri bir sosyete; o günkü realitede hani bunu cevabı? Fikret muztariptir dostum! Ve bu iztırap madem ki mahvedici bir bedbinî değildir; öyle ise ıztırapların en mukaddesidir. Ne yapsın? O kadar durgun akmak istediği halde zorla küpürtülen bu nehre taktığımız sıfatlar, damarına basıp kızdırdığımız bir insanı “bak gördün mü, ne çabuk hırçınlaşıyorsun?” diye tenkit etmemize benziyor. Ama bu şairini ayakları o günkü topraktan kopmuş mu olmak lâzım gelir? Düşünelim; onu ba kadar ileriye fırlatan görüşlerin körükleyici sebepleri, havasını teneffüs ettiği muhitin dejenere bünyesinde, reaksiyoner çevresinde de değil midir?

Sonra o “Tarihi kadim“i kadar belki ondan daha kuvvetle vatan, millet şarkısını yazmadı mı? Bundan senelerce evvel “Kavgalarım” müellifi Ahmet Rasim‘e soruyordu: Zevk-i millî nedir, böyle bir şey olur mu ve tarif edilebilir mi? Evet üstad! Belki tarif edilemez, fakat muhakkak ki olur; inanın ki olur bu; netekim Fikret‘in yazıları işte devrinizden kalma ve hepinizin göğsünü kabartacak olan birer millet duygusudur; bir milletin içerisinde gizli gizli kaynıyan isyanın 1919’da patlıyan mırıldanmalarıdır. 

Şair Fikret‘ten bugünü kalmış ne aziz mısralar var?. “Bu hasta ninenin” bir gün delireceğine, bedbin denilen bu şairin ne kadar ümidi vardı? Fikret gençlerle, edebiyat sevenlerle, çocuklarla ayrı ayrı, vulgarizasyona düşmeden ne kadar güzel konuşabildi? Devirlerin birbirine çok çabuk yerini terkedişi hayatın daima akan bir bahtı olarak onun da bir çok mısralarını silip süpürdü. Fakat yaşayacak bir hayli malzemesi daha var. “Hanı yağma“da zorla haykırtılan bu sakin adamın satirik fikirleri, toprağına, kendi haline hasis bir titizlikle bağlı bulunan bir insanın halini göstermez mi? Ne ondan sonra, ne onun devrinde hangi şairin bayağı olmadan, kelimeleri şişirmeden bir sosyal meselede böyle sızlıyabildiğini gördük? İskemleye oturarak çıkartmış olduğu resimde bana bir taraftan rönesans azizlerini portresini hatırlatan bu “gayrı Osmanlı” yurdunu ve insanı seven şair, statik görünüşü kaybetmeden yaşıyor, edebiyat tarihinin malı olan kimseleri mücerret bir estetik görüşten daha başka cephelerden de incelemeleri gereken otoriteler bilmem bir gün Fikret‘i kendi ekolünün içerisinde en yeni, en ileri ve bu toprağa en çok bağlı bir kimse olarak düşünmeği tasavvur edebilecekler mi?

Fikret… Eski devirlerden bize yadigâr kalan en az günah sahibi, en temiz ve şiirleri en yüklü olan insan..

Şardağ R. (1 Ağustos 1938). Tevfik Fikret. Varlık, 122: 21-22.

Varlık” dergilerindeki Rüştü Şardağ‘a ait yazılara ulaşmamız konusunda gösterdikleri yakın alâka için, İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı Sn. Ulvi Puğ ve Uzman Tarihçi Sn. Mehmet Soysal‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın