Romantizm ve realizm meselesi

Her edebî mekteb muayyen bir ihtiyacın, cemiyetin o devirdeki akışile gerçeklenen bir zaruretin cevabı demektir. Tarihin uzun asırlar birbiri peşisıra kovalatıp çarpıştırdığı klâsiklik, romantiklik ve realistlik meseleleri de buna en güzel bir örnektir. Hakikat aranırsa bu kelimeler bile lâstikli şeyler olup muhtelif otoritelerin ağzından türlü türlü anlatılmaktadır. Fransız koleji profesörlerinden Paul Hazard klâsikler hakkında yazdığı bir makalede; “Muhakkak olan bir şey varsa, diyor, o da klâsisizmin Fransa’ya hâs bir milletin bu Greko Romen hafidi edebiyattan bahseylemesi bir mana taşıyamaz.” Bu sözleri kabul etmek gerekirse Goethe‘ye, Shakespeare‘e klâsik diyen otoritelerin sözlerini dinlemek icap etmektedir. Nerede kaldı ki kâsizmi kemâl manasında olgunluk mukabilinde kullananlar için Balzac bile bir klâsik romancıdır. 

Diğer taraftan Flobert‘e realist diyenler kadar romantik diyenlerin de aded itibarile birbirinden farksız oldukları aşikârdır. Şu halde isimlerinin bile bu kadar rölatif manzara arzettiği bu mektepleri birbirinden ayırmak veya bu mekteplerin hususiyetlerini karakterize etmek imkânsız mıdır?.. Böyle bir soru şüphesiz ki yersiz bir tereddütten ibarettir. Orta mektebin birinci sınıfında okuyan bir çocuk bile Zola ile Hugo‘nun arasındaki açık ve bariz farkları bulabilecek durumdadır. 

Romantik ve realist kelimeleri bilhasa suiistimallere uğramış o kadar bayağı safsatalara yol açmıştır ti, gene bir orta mektep talebesinin Piyerlotiden bahsedilince:

“- Ha şu romantik adam değil mi? Bırak şunu Allah’ını seversen!.” dediğini işitebiliyoruz. 

Tarih, bir his ve heyecan devri, şuurdan ziyade pasyonların (tutku) hâkim olduğu bir çağ, hattâ çağlar yaşamıştır. O devirde bulunan bütün millletleri ve insanları romantik bulmamak şüphesiz mümkün değildir. Gene öyle milletler vardır ki karakterlerindeki öz onları daima romantizmden ayırmamış bu suretle beşer hayatının romantik safhası bir çok yerlerde yıkılmakla beraber o milletlerin bünyesinde ezelî rolünü yapmakta devam edegelmiştir. Goethe, bütün Yunan ve Lâtin kaynaklarındaki ümanist ve klâsik havayı teneffüs etmiş, Alman cemiyetinin onyedinci asırdan onsekizinci asra kadar süren içtimaî ve millî mücedelelerinin ilk safhasında yaşamış olduğu halde Descartes‘ın rasyonel atmosferinden Kant‘ın (irrasyonel) felsefesine kaçmaktan, nihayet bir Verter olmaktan tamamile kurtulabilmiş midir? Ve Faust‘un ikinci kısmını birinci kısmından kaldırıp atarak onu sadece klâsik bir kıymet olarak görmek mümkün müdür?

Bu böyle olduğu gibi öyle bir yaradılış ve tamperemana (huy) malik insan vardır ki ölünceye kadar romantik olmaktan ve romantizmden kurtulamazlar. Şu halde yirminci asırda bütün kudretli sanatına rağmen eserini romantik bir stil ile işliyecek mizaçtan insanlar da pekâlâ yetişebilir, ve değerli eserlerini bu mektebin bazı hususiyetleri içerisinde verebilirler. Halbuki edebî hayatımızda: “Vay şu romantik, aman bu romantizme kaçıyor” diye bugünün yazıcılarına hücum etmek eksik düşünmekten başka ne olabilir? Ancak romantizm artık tarihî seyrini yaptıktan sonra yeniden onun eski üstadları gibi düşünmek ve mutlaka onlar gibi yazmak bir gerilik olabilir. 

Romantizmin Fransa’da babası olan Hugo‘yu bugünün realist Fransa’sı inkâr mı ediyor? İnkâr etmek değil, ondan zevk almıyor mu? Bütün bir içtimaî sefaletin, felâketli iktisat kasırgalarile birlikte boğmaya çalıştığı Fransa’da niçin “Sefiller” müellifinin eseri müteaddit kereler filme alınıyor, romanlarının hâlâ yeni tabları yapılıyor? Çünkü Sefiller’deki romantizm hiç bir zaman (Verter)in passif, ferdî atmosferini hatırlatmıyor. Hugo‘da romantizm döne dolaşa gene cemiyette karar kılmıştır. Halbuki bugün o zamanlardan ne kadar uzak bulunuyoruz. Bugünün insanı zaten o günün anlayışına uygun romantik bir eser verirse kendi ölümüne ferman çıkaran bir adama benzemiş olur. Hem sonra bugün eserinde romantik bir hava gördüğümüz yeni kıymetler cemiyete inmiş, hayatın ve insanın hakikatlerinden bir parçayı anlatmaya çalışan kimseler olması lâzım gelir; dünün şahsî ve pasyon halindeki âşıklarını bugün yaşatmak elbette gülünçtür. Üstelik romantizm mevzuda vak’ada olmadıktan sonra…

Sabahattin Ali‘deki kudretli realite görüşüne rağmen yer yer, hem de ayni kudrette kendisini hissettiren romantizm bizi neden sıkmıyor? Bugün Pierre Loti ile bir La Martin ayni tamperemanda iki insan olmalarına rağmen az mı ayrılan tarafları vardır? Şu halde niçin dilimize doladığımız bu kötü teraneyi terketmiyoruz?

Diğer taraftan da realist olmayı pislikle, adilikle, hattâ edebiyatsızlıkla iltiham (kapatma) edenlere rastlıyoruz. 

Birgün vapurda gelirken elimde Gorki‘nin bir hikâye kitabını gören arkadaşım:

– “Aman Gorki mi?”, diye başladı. “Serseri serseri, boyuna onlardan bahsediyor, kabak tadı verdi. Biraz da his lâzım, duygu lâzım, efendim.” 

Bu gülünç sözleri karşılıksız bırakmakla beraber burada da tekrar etmek lüzumunu duydum. İşte ayni eksik görüşün realistler hakkındaki tezahürü.. Gorki‘de his tarafı bulamayan üniversite mezunu arkadaşa bilmem tavsiye edecek ne gibi eser göstermeli? Mahiyeti itibarile başka his unsurları, daha içtimaî ve beşerî duygular değil de sırf aşka dair, heyecan dolu satırlar görmek istiyen fakat aradığını bulamayınca realistlerin de topuna birden histen mahrum damgasını vuranlar aramızda az mıdırlar? Hakikî realizmi kuru gerçekleri, mücerret (soyut) objeleri sıralamaktan ibaret sananların memleketimizde yekûnu cidden hesaba katılacak vaziyettedir. Yeni yetişenler realizmden, kalın kabuklu, içi boş bir ceviz gibi özsüz ve ruhsuz bir gıda, romantizmden de bir dümbelek havası anladıkça, ve dünkü mekteplerle bugünkü yürüyüşü ayni zaviyeden görmeye çalıştığı müddetçe edebiyatımızdaki bu hazin hal bütün acı taraflarile sürüp gidecektir. Yazımızın baş tarafında da söylediğimiz gibi Flobert‘in en realist eseri olan “Madam Bovary“sinde, Balzac‘ın “Ojeni Grande“inde romantizm bulan ve hattâ bu eserlere romantik diyecek kadar ileri varan otoritelere beyinsiz birer insan gözile mi bakacağız? Realistler kimi iradî, kimisi de tamperamanı icabı his dünyalarının arkasına gizlenmiş, objektif hakikatlerin birbirlerile olan münasebetlerini şekillendirdikçe duygu kanallarından azar azar his akıtan, daha muvazeneli insanlar değil midir? Buna rağmen dünkü başıboş romantizm bugün yaşamakta mıdır? Aktüel hayatımızda bir eser his ve heyecan menbaı itibarile fazla coşkun da olsa, bizi sıkmadıktan ve cemiyete ve onun her türlü tezahürlerine (görünüş) makûs (ters) olduktan sonra pekâlâ bir realist eser kadar sevilir ve okunabilir. Serseri bir âlimin nostaljik hülyalarile yaşıyan, ve bugünkü Avrupa katastrofunun zayıf insanlar üzerindeki tesirini göstermek itibarile karakteristik bir şahsiyet olan Pierre Loti‘nin eserlerini içerisinde yaşıyan temiz ve mücerret duygu cevheri o naif ruh bakımından pek tabiî olarak zevkle okuyabiliyoruz. 

Türkçe ve edebiyat öğretmenlerinin, talebelerinin kafasına kendi şahsî düşünceleri ne olursa olsun sanat ve edebiyat sevgisini, ekol, janr ve millet farkı gözetmeden her şeyden önce duyurmaya çalışmaları çok zarurî bir ihtiyaç halinde kendini göstermektedir. Her şeyden evvel bir vasfı da insana hürmet etmek olan yirminci asırda hâlâ şahsî tamperemanı inkâr etmek:

– Ne olacak romantik, marazî adamın biri. 

Veyahut:

Realistmiş, zevksizin biri de bu! “Realistlerden de bıktık artık”, yollu hükümlerde bulunmak, aczimizin yanlış ve geri görürlüğümüzün açık delilidir. 

Şardağ R. (15 Ağustos 1938). Romantizm ve Realizm Meselesi. Varlık, 123: 35-36.  

Varlık” dergilerindeki Rüştü Şardağ‘a ait yazılara ulaşmamız konusunda gösterdikleri yakın alâka için, İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı Sn. Ulvi Puğ ve Uzman Tarihçi Sn. Mehmet Soysal‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın