
– Ne oynayalım?.
– Kafakarış.
– Daire daha iyi.
– Daire, daire…
– Haydi öyle ise Hasan, çizedur daireyi.
Bir sonbahar günü yağmurun dinmesinden istifade eden mahallenin hemen bütün çocukları meydanlığa koşuşmuşlar, hepsi de ellerindeki zıpzıplarını şıkırdata şıkırdata oyuna koyulmuşlardı. Bunlardan üç kişilik bir küme de daire oynuyordu. Bu üç kişiden bir inhisar (tekel) müdürünü oğlu Yekta idi. Öteki Selim, mahalle muhtarının oğlu, üçüncüsü de Hasan’dı ki anasız, babasız, çamaşırcı Hacer kadının yanına sığınmış, kimsesiz bir çocuktu. En büyükleri de o idi.
***
– Dur şöyle Selim bakalım. Şimdi bir kafa atıp dairedeki cilâlıyı alacağım.
– Bekle!. Alırsın sen.
– Görürsün… Tuh anasını…
– Nasıl?…
Hasan, hepsinden önce oyunu kazanıp çıkmış, şimdi karşı karşıya kalan Yekta ile Selim’i seyrediyordu. Bu sefer de oyunu Yekta kaybediyor ve kaybettikçe içerliyordu. Bir aralık Yekta ile Hasan gözgöze geldiler. Yekta, Hasan’a, Selim’in oyuna dalmasından istifade ederek onun yerde yayılı zıpzıplarından bir çoğunu aşıracağını, meseleyi çaktırmamasını kaş gözle anlatmak istedi. Muhtarın oğlu, Yekta’yı yenip zıpzıplarını almıya gidince derhal bir eksiklik hissetti:
– Yahu! Kim aldı benim zıpzıpları?
– ………
– ………
– Kim aldı diyorum, Hasan sen mi aldın?
– Senin zıpzıplarını ne yapacağım ulan?
– Ya kim aldı?
– Ne bileyim ben.
Selim düşündü: Zıpzıplarını Yekta alamazdı. Çünkü o aile terbiyesi görmüş inhisar müdürü gibi büyük bir adamın oğlu idi. Yapsa yapsa bu işi Hasan yapabilirdi. Ona hırsızlığın fenalığını kim öğretecekti ki… Fakat Selim, Hasan’a kendinden bir kaç yaş büyük olduğu için kafa da tutamıyor, bir ağlamadır tutturuyordu.
– İsterim, isterim zıpzıplarımı. Anne be!
Bu sırada pencerede sabahlıgile koltuğa uzanmış olan Yekta’nın annesi Bayan Nezihe okuduğu Holivut’u bir tarafa atarak sokağa attı.
Bu ağlıyan çocuk Yekta mı acep diye meydanlığa koşmağa başladı:
– Yekta!
– Efendim, anneciğim!
– Hınzır oğlan! Yüreğimi oynattın. Seni ağlıyor sandım. Ne var, kim ağlıyor?
– Selim’in zıpzıpları kaybolmuş da. Birisi aldı diyor:
– Kim almış?
Selim atıldı:
– Teyze, bu aldı, Hasan. İsterim versin. Anne! Ver zıpzıpımı…
O sırada gürültüyü duyan bir polis memuru meydanlığa geldi.
– Ne o hanımefendi bir şey mi var?
– Hayır, şu çocuğun zıpzıplarını almış da.
– Kim?
– Şu hırpanî kılıklı. Kim olduğunu bilmiyorum ama, sağlam bir ayakkabıya benzemiyor.
Bu sırada Yekta korkudan Hasan’a yalvarır gibi işaret ediyordu. Ne olur söyleme, diye.
Polis Hasan’a sordu:
– Kimin nesisin sen?
– Hiç!
– Nasıl hiç! Kimin oğlusun?
– Kimsem yok, benim…
– Hımmm!… Düş önüme.
Selim polise yalvardı:
-Polis efendi, cilâlıyı, gazozları hep almış, ne olur versin onları da.
***
O gün Hasan dört buçuk saat karakolda bekletilmiş, sorguya çekilmiş ve akşama doğru salıverilmişti. Yüzü sapsarı, gözleri dolu dolu, işittiği azarlarla aptala dönen Hasan evinin kapısına geldi. Çamaşırcı Hacer daha çamaşırdan gelmediği için kapını eşiğine oturup beklemiye başladı. Tam bu sırada Yektaların evinin penceresinden Bayan Nezihe halı silkiyordu. Hasan birden heyecanlandı, göğsü kabardı, gözleri parıldadı. O gün Yekta’ya yaptığı arkadaşlığın büyüklüğünü düşünüp sevindi, sevindi ve Yekta’nın annesinin kendisine bakması için bir kaç defa öksürdü, duyuramadı. Nihayet hızlı hızlı Eminem türküsünü söylemiye başladı. Bu sırada Bayan Nezihe kafasını kaldırıp Hasan’ı gördü ve sert sert bağırdı:
– Edepsiz çocuk! Bir daha oğlumla oynadığın görmiyeyim. Onu da hırsızlığa alıştıracaksın. Git de akranlarını bul. Bir daha yüzünü görmiyeyim.
Şardağ, R. (1 İkincikânun 1937). Zıpzıp. Varlık, 84: 191.

