Sarnıç Palas

-Ahmet be, gel de şu işi yap. Hani beni adamdan saymazlar. Yoksa ben yapar, parayı da paylaşırdık.

-İyi söylüyorsun ama Muzaffer, bizim kız: “Ben evde yalnız kalamam; sen geceleri elin evinde bekçilik yapacaksın diye ben sabahlara kadar uykusuz kalamam” diyor.

-Ablam da malın gözüymüş ya!
-Korkuyor yalnız kalmaktan birader.
-Baban ne güne duruyor?
-Babam mı? Amma da yaptın ha! Yüz yaşına geımiş bir adam. Üflesen düşecek. Tüy gibi bir şey.
-Hırsızdan korkuyor galiba. Doğrusu gözünü sevdiğimin evinizde de çalınacak eşya da var ya!
-Karı milleti birader. Onu sen gel de bizim topal kıza anlat. Böyle kız kardeş olacağına olmaz olsaydı. Birine de varamadı ki kurtulayım. Geçenlerde bir simitçi istemişti, beğenmedi. Yok efendim, kendisi hassasmış, massasmış ne imiş. Onunla uyuşamazmış.. Ulan senin neyine be? Bir Hüseyin ağanın kızısın işte. Bir saylavla mı evleneceksin, a düdük!..

Ne olursa olsun, Ahmet bu işi yapacaktı. Düşünüyordu: Bekliyeceğim ev bitişiğimizde. Bizim kız, biraz bağırsa duyarım. Sonra üstelik ay sonunda da yedi lira alacağım. Bu işsizlik zamanında fena mı bu para?

Karar verdi. Gidip ablasına meseleyi anlatacak, hiç yoktan alacağı bu yedi lira ile hayatlarının biraz daha yola gireceğini söyliyecekti. Agopla şakalaşan Muzaffer’in kolundan çekerek:

_ Hadi, dedi. Gidelim bize. Ben karar verdim. Ablam razı olsa da olmasa da ev bekçiliğini yapacağım. Birlikte kahveden çıktılar. Bir aralık Muzaffer:
-Ahmet kardeşim, dedi. Hani aklına bir şey gelmesin. Belki bekleyeceğin evde benim de seninle beraber bulunmamı istemezsin. Olur a ev sahibi bir lâf eder.

-Amma da yaptın Muzaffer; bir şey değil, sen olmasan benim de canım sıkılır. Geceleri birlikte vakit geçiririz işte.
– Sağ ol Ahmetciğim. Hani aklına bir şey gelmesin.. Demek istediğim..
-Yok canım, ne gelecek?

Ahmet, o gün hemen meseleyi ablasına anlatmış, bu güne kadar çok sıkıntılı bir halde geçen hayatlarının, bundan böyle – alacağı dokuz lira ile – daha iyi bir şekle gireceğini söyliyerek onu kandırmış ve hemen Kadıköyündeki Bay Hayrilere giderek evin anahtarını almıştı. Akşam üstü Muzafferle birlikte Altunîzade’deki evlerinin kapısının önüne geldikleri zaman, ablasını kapıda önünde dururken gördü:

-Bak, dedi, abla. İşte görüyorsun ya bekleyeceğim evle bizim ev yanyana. Korkacak bir şey yok. Derken Muzaffer söze karıştı:
-Öyle ablacığım. Burnunun dibindeyiz işte. Hırsız filan gelirse bana haber ver. Evelallah hesabını görürüz.

Nihayet, havanın da karardığını görerek, nasıl olsa akşam oldu demektir.. dediler. Ahmet elindeki büyük anahtarla evin demirden olan dış kapısını açtı. Ve Muzaffer’i de alarak içeri girdi. Gece Muzaffer cebinden bir kırk dokuzluk çıkarıp ortaya koyduktan sonra:

-Ahmetçiğim, dedi. Bugün elime birkaç kuruş geçti de bunu aldım. Gecenin şerefine içelim.
-Yoksa bir yerden mi çarptın kâfir?
-Yok canım.
-Hadi, doğru söyle.
-Yok değil vallahi
-Hadi, hadi..
-Hah hah ha. Şey yahu…
-Kafir oğlan, bilmez miyim sanıyorsun?.

Ahmet içki falan içmezdi. Hatır için bir yudum alıp gerisini Muzaffer’e bıraktı. Şişenin sonlarına doğru, Muzaffer, kelimeleri dilinde yoğurarak konuşmaya başladı:

-Ahmet kardeşim. Hani sana nasıl eyvallah çekeceğimi bilmiyorum. Beni sarnıçın içinde yatarken rahat bir eve soktun. Doğrusu, bu gece bu tahtalar üstünde ense yapacağız demektir. Sonra, elini yeni rendelenmiş döşemelere sürterek:

-Mübarekler, dedi. Kaymak gibi be!.. Sırtımızı da bu kaymaklara dayadık mı salıver gitsin. Nuh’un gemisini.
-Bundan ne olur kardeşim. Biz arkadaşız. Birbirimizden dertli zamanlarımızda uzaklaşırsak ne değeri olur? Muzaffer devam ediyordu:
-Hani abeyciğim, sana bir çatan falan olursa haber ver. Namussuzum eşek cennetine gönderirim.

Muzaffer, gerçekten bu kışı yeni yolda yarı yanmış bir evin sarnıcı içinde geçiriyordu. Yalnız bütün sıvaları yıkıldığı halde sarnıcın dibindeki çimentolar kaldığı için, sırtını dondurmasın diye yatacağı kısma karyola demiri biçiminde birkaç tahta uzatmış ve üstüne de eski çuval yırtıkları sermişti. Bu kış gününde diğer arkadaşlarının haline bakılırsa onunki ense demekti. Üstelik sarnıçın üzerini de tahta bir kapakla örttüğünden rüzgar filan giremiyor; ağızdan çıkan sıcak soluklar ve karbon gazı orada biriktikçe sanki mangal yakılmış gibi oluyordu. Ama şimdi oradan çıkıp bir ev içinde yatması elbette daha enfes bir şeydi. Ahmed’e bunun için ne kadar teşekkür etse az değil miydi? İşte şişenin içindekilerin hepsini bitirip dibine darı ektiğinden, tam dumanlanmış bir kafa ile:

-Ahmet kardaşım, eksik olma diyordu. Hani yok mu, seni ne kadar sevdiğimi bilmezsin.

Ahmed’i çok yakından tanırdım. Çok temiz bir çocuktu. İlk mektebin son sınıfına kadar okumuş, sonra o da diğer talihsiz arkadaşlarım gibi babasının fakirliği yüzünden mektebi terketmeye mecbur olmuştu. Beş altı seneden beri de boş geziyordu. Mahallenin bazı iyi yürekli insanları onun tramvay biletçiliğine, hatta postacılığa yerleştirmek istedilerse de o, bu işleri yapamayacağını söylemişti.

Çünkü bilmezsiniz, çok içli, çok hassas bir çocuktu. Kendisini bu vaziyetinden dolayı sıkıştıranlara:

_ Yahu, diyordu. Beni muhitimden başka bir yere götürün. Yani beni tanıyanların pek olmadığı bir yere. Ne iş verseniz yaparım. Fakat burada yapamam işte.

Bütün bunlara rağmen muhiti onu çok seviyordu. Çok ince, çok terbiyeli bir çocuktu. Diğer bütün arkadaşları birer serseri olup çıktıkları halde o, terbiyesini elinden kaçırmamıştı. Üstelik acıyan bir yüreği de vardı. Üvey annesinin Muzaffer’i evinden attığını bildiğinden onun çapulculuğunu, arakçılığını düşünmeden yanına almıştı. Onun bu kış günü bir sarnıç içinde yatmasına içi razı olmamıştı.

Günler geçiyor, Ahmet yedi liraya kavuşmak için aybaşını iple çekiyordu. Bir sabah, Muzaffer’in, kardeşinin yanında bulunmayışını fırsat bilen ablası Ahmed’e seslendi:

-Ahmet kardeşim, baksana biraz. Ben bu çocuktan şüpheleniyorum. Sen iyilik ediyorsun ama, biz fakir bir aileyiz. Ya gece evden bir şey çalar götürürse..

-Yok canım, düşündüğün şeye bak.
-Ama, sağlam bir ayakkabı değil ki…

-Öyle ama yapmaz. Ve yapamaz merak etme. Hem eşyaları ev sahibi bir odaya koyup kilitlemiş, kapıyı gece açmak istese bile ben uyanırım. Sonra bana yapmaz. Sen kuruntu yapma.

Bu konuşma sabahleyin Ahmetle ablası arasında, Ahmetlerin bahçesinde geçiyordu. Ahmed’in aklına bir şey gelmiş gibi hemen aradaki duvardan atlıyarak beklediği evin kapısına geldi. Kapıyı açtı, ve hızla merdivenlerden çıkarak Muzafferle birlikte yattıkları odaya geldi. Birden düşündü. Ne diye gelmişti buraya? Yatağını ve Muzafferle kendisinin yorganlarını sabahleyin toplamış, devşirmişti. Tekrar merdivenlerden inerek mutfağa girdi. Ve işte burada birden gözleri köşedeki bir yere takılarak:

-A. A!. Demekten kendini alamadı.

Sarsıldı, afalladı. Bir sıra üzerine dizili bulunan muslukların sökülmüş olup mutfak kapısının yanında duran dört tane buzlu camın yerinde olmadığını gördü. Az sonra gözleri daha çok büyüdü. Evet mermer çamaşır teknesiyle ayak yoluna kadar uzanan kurşun borunun hemen bir yarısı koparılmıştı. Olduğu yer de gözleri dalar gibi oldu. Sonra birden bire önündeki kırık bir iskemleye yığılarak ağlamaya başladı.

Ağlıyordu. Ve bu ağlamada: “Şimdi ben ne yaparım?” manâsından tutun da “Muzaffer bunu bana yapmalı mıydın?” gibi acı sorgulara kadar herşey karışık bir haldeydi. Biraz susar gibi oldu, düşündü. Bu ağlanmıyacak şey miydi? Yeniden ağlamaya başladı. Oğlunun hıçkırıklarını duyan Ahmed’in babası hemen koşa koşa evin kapısına geldi ve Kars şivesine çalan bir sesle:

-Ahmet oğlum! Ne oldu sana? Hay başına daş düşesi ihtiyar, ne diye oğlunu ilin evinde yalnız kodun? Sonra oğlunu dürterek:
-Oolum, üzme beni. Nen var söyle!.
-Evin muslukları yok.
-Muslukları mı yok? Hay başımıza gelen!.. O it çocuk mu almış? Ağlama, sus oolum.

Ahmet susmuş, ağlamıyor ve şimdi kopan muslukların ve borunun yerine bakıyordu. Bunu ev sahibine nasıl anlatacaktı? Alacağı yedi lira bu zararları kapıyacak mıydı?

Aradan birkaç gün geçmişti. Muzaffer bir şey olmamış gibi eve gelip gidiyordu. Fakat yavaş yavaş Ahmed’in vaziyetinde bir değişiklik olduğunu, onun kendisine artık itimad etmez olduğunu anlıyordu.

Ahmed de bir türlü ona “git” diyemiyor, bir taraftan da acılar içinde boğuluyordu. Nihayet bir gün canının sıkılmış olduğunu sezen Muzaffer:

-Ahmetçiğim, dedi. Ne o, bir şeye mi canın sıkılıyor?
-Hayır, yalnız.
-Ne var, ne oldu? Bir şey mi var? Yoksa evin içinden bir şey mi çalındı?

Ahmet biraz zorlasa Muzaffer: “Bir hırsızlık mı oldu, muslukları mı çaldılar?” diye soracaktı. Çünkü kendisi de bir tuhaf olmuş ve heyecanlanmaya benzer bir hal geçirmişti.

Ahmet için, arkadaşının hırsızlığını kendi kendine ortaya çıkarması çok acı idi. Hemen sözü şu şekle soktu:

-Muzaffer kardeşim, bir şey yok ama, bugün ev sahibini gördüm. Senin burada yattığını duymuş. Bana “Evime kimseyi almanı istemem. Görmiyeyim bir daha” dedi.

Muzaffer’in dudakları titrer gibi oldu. Sonra tekrar soğukkanlılığını takınarak:
-Peki abeyciğim, dedi. Senin başın ağrımasın da. Ben hemen bizim Sarnıç Palas’a giderim.
-Yok, yok Muzaffer. Bizim bahçede ağaçlıklar altında bu geceyi geçir de bakalım. Yorganını da alırsın. Hava biraz serince ama.
-Yok be abeyciğim. Aldırma öyle şeylere. Sen de bilirsin ki bizim deri, demir deri bize çarpar, döner geri.
-Öyle kardeşim. Yorganını da örtersin.
-Peki canım. Hani aklına bir şey gelmesin de!.

Muzaffer yorganı sırtlayarak bahçeye indi. Ve ağaçlıklar arasındaki kanapeye uzanarak düşünmeye başladı. Yaptığı gerçekten çok ayıp ve çok acı bir şeydi. Ahmed de işte nihayet bunu anlamıştı. Fakat ne yapsın? Ah… Bu hain üvey anne! Onu evden atmasaydı.. Hattâ üvey analar yeryüzünden kalksa belki bütün dünya düzelecekti. Bugün onun geçinmesi de oradan buradan musluk sökmek, işportalardan meyva aşırmak, bahçelerden kavun, karpuz çalmak gibi şeylere bağlı değil miydi? Ama bunu kendisine bu kadar iyilik yapmış olan bir arkadaşa yapmalı mıydı? Bu çok büyük ahlâksızlık olmaz mıydı?

Evet bunu düşünebilmek.. Bu düşünce – bir insanın en mesud ânında ölmeği hatırına getiremeyişi kadar – derin ve  ona uzaktı.

Bu derinliğin içine inebilmek; yerden beş metre aşağı olan  sarnıca bir kertenkele gibi inmek kadar kolay ve mümkün olsaydı..

Hava ayazdı. Fakat gökyüzü öbek öbek yıldızlarla süslenmişti. Çamlıca sırtlarından doğru gelen soğuk bir rüzgâr Muzaffer’in burun deliklerinden ciğerlerine kadar giriyor ve yüzünü, gözünü bir bıçak gibi kesiyordu. Uykusu kaçtı. Birden bire yattığı yerden fırladı. Etrafına bakındı. Şafak sökmek üzere idi. Sessiz gecede, incir yaprakları, üzerlerine düşen çiğ damlalariyle biribirine vuran tesbih daneleri gibi çıtırtılı sesler çıkartıyor ve mevsimi geçtiği halde yolunu şaşırıp kalmış olan bir iki sivri sinek sersem sersem dolaşıyordu. Muzaffer, birden ağaçların arasından fırladı. Ve bir tavşan gibi hendeklerden atlayarak, duvar diplerine sürtüne sürtüne eski meskenine, Sarnıç Palas’a doğru koşmaya başladı.

Ahmet o gece uyudu, uyandı. Muzaffer’i düşündü. Ona bir yorganın az geleceğini, kendi üzerindeki yorganın da ona verilmesi gerektiğini ve nihayet ona bugün ne acı bir gece yaşattığını, öksüz bir çocuğa karşı çok daha insanca hareket edilmesi lâzım geldiğini düşündü. Ve hemen kendi yorganını sırtına alarak bahçeye koştu. Muzaffer’in yattığı yere geldi. Onu orada göremeyince bir şaşkınlık geçirdi. “Muzaffer” diye birkaç kere seslendi. Ve bu ses beyaz çiğlerin yıkadığı yumuşak gecede dağıla dağıla uzaklara kadar yuvarlanarak gitti.

Evet o yoktu. Gözünde yaşa benzer bir şey hissetti. Uzaklara doğru bakmaya başladı. Dudaklarını birkaç kere ısırdı. Çamlıca sırtlarından yavaş yavaş büyüyerek, kanlı, kızıl bir göz gibi şafak söküyordu.

Ahmet olduğu yerde dimdik duruyor ve tan yerine bakıyordu. İçinde tuhaf bir acı duydu ve bu acıya Muzaffer’in nankörce hareketine karşı hiddetten bambaşka hisler hâkimdi.


Şardağ R. (5 İkinciteşrin 1938). On beş yıllık inancımız. Varlık, 128: 114.


Yorum bırakın