“Bizim muharrirlerde ve romancılarda, aşk bile avuç içi kadar bir yer işgal ediyor. Garp ediplerinin otuz beş veya kırkından sonra yazı yazmıya başlamasına mukabil, bizimkilerin bu zamanda duraklamaları hep hayat içerisinden çıkarılmış içtimaî bir temayülleri olmayışından veyahut geniş bir hayat ihtirasının dalgaları arasında çırpınmayışlarındandır.”
AHMET KUTSİ

Garpte edebiyatın asırlardan beri dönüp dönüp bir niyet tablasının fırıldağı gibi üzerinde durduğu tek hakikatin hayat olduğu meselesi bilmem münakaşaya değer mi? Malherb’den Taine’e kadar edebiyatı hep başka başka anlıyan ve anlatan büyük şahsiyetlerin biribirlerine çok kere uymıyan görüşlerine, bir Rafael ve bir Balzac’ın dünyayı kavrayışına, nihayet bir Gorki ile bir Pierre Loti’nin objektif ve sübjektif âlemi emip geri verişleri arasındaki değişik görüşlere rağmen hepsinin de ruhlarını büyük endişelerle titreten mesele “hayat”tan başka ne olabilir? Her biri başka bir hülyanın veya hülyaların tasarladıkları başka bir realitenin yaratıcısı oldukları halde yine her birinde hayat, bütün değilse de bazı hakikatlerile yaşamıyor mu? İfade ve üslûbu ortadan kaldırın: Garp seması altında yetişen bütün ediplerin muhakkak ki, şu, az çok herkesin dünyası olan hayattan bir şeyler alabildiklerini göreceksiniz. Bu ileri kültür dünyasında her büyük eser hayatla, onun içerisine mümkün olduğu kadar sokulabilmekle elde edilmiş değil midir? Yine her geri olan ve hayattan uzak, kısır mahsulleri de zaman zaman geri çarpan muhakkak ki, aynı hayattır.
Biz bunun en güzel örneklerini tâ, Gargantua ve Pentagruel müellifinin realist hikayelerinde, Çanakkale boğazını yüzerek geçmiye teşebbüs eden Bayron’un hayat ihtirasında Balzac’ın yıkılan bir âlemin fesat tohumlarının henüz herkes için gizli olduğu bir anda keşfeden insanlık komedisinde görüyoruz. Sonra onsekizinci asrın rasyonel felsefesi üzerinden ağır silindirini yürütmiye başlıyan ayni örneği hudutsuz tabiat sevgisinin akislerini olgun meyveler gibi şiirinde taşıyan Goethe’de görmüyor muyuz? Tolstoy niçin her zaman var olacak hakikatlerin köklerini kendisinde topluyor? Bu seksenlik ihtiyarı ferdi ıztırabından ayırıp bütün edebiyat âlemine tanıtan şey o paryalardan daha aşağı seviyede görülen Mujiklerin (Rus köylüsü) dünyası değil miydi?
Bugün Çekoslavak tarihi eserler müzesi müdürü bulunan ve Tolstoy’un otuz sene kadar hususi kâtipliğini yaparak onun hakkındaki hatıralarını enteresan bir seri makalede neşreden Bulgakov çok orijinal bir noktayı aydınlatıyor: “Diriliş” müellefinin bahçesinde büyük bir kara ağaç varmış, her sabah akın akın Çarlık Saltanatının kahrettiği sefil insanlar alayı, o Mujik sürüleri buraya gelip nöbetleşe nöbetleşe o dâhi edibe dileklerini, ıztıraplarını insanlık haklarının nasıl zalim çizmeler altında çiğnendiğini anlatırlarmış. Ve bu yüzden o büyük ağaca halk tarafından rica ve istirham ağacı ismi verilmiş.
Düşünüyorum; ilk zamanlar yalnız kendi şuur dünyasında hayat ve ölüm meselelerinden başka bir şey bulunmıyan ve sade bunların gizli münasebetlerile çırpınıp duran bu büyük insana o bin türlü hayat görmüş kimselerin ne büyük tesiri olmuştur? Ondan sonra değil midir ki, Tolstoy “Diriliş”inde bütün Sibirya zindan hayatını, köylü ve Mujik sefaletini, hizmetçi,”Maslova”nın şahsında muztarip ve ezilmiş insanlığın panoramasını Rus olmıyanların bile gözlerinden ayni samimi yaşları döktürecek kadar kudretle vücuda getirebilmiştir?
Sanatkâr muhakkak ki, doğuştan birçok meziyetleri beraberinde sürükleyip getiren varlıktır. Fakat, “hayat”sız, onsuz hangi kıymet, şöhretin basamaklarını kolayca çıktığını iddia edebilir? Gorki böyle yetişmedi mi? Bizzat insanlığın hazin komedisini bu sayede başarmadı mı? İzlânda adalarından Boğaziçi’ne ve İsfahan’a kadar uzanan bir dünyanın renk renk güzelliklerini görmeden, İzlânda’nın (Bu kadar abstre ve pasif bir mevzu olduğu halde) o kaypak ve gizli ışıklarını Pierre Loti anlatabilir miydi?
Hayatın içerisinde bir alev dalgası gibi kendini gösterdiği bu edebî eserler diyarının yanında bir de kendi hayatımızı düşünecek olursak hazin bir âkibetin acı olmaktan ziyade gülünç manzarasile karşılaşacağımız apaçık bir hakikattir.
Hayat bu! İçinde ne yok ki..Paul Bourget’si başka, Anatole France’leri, Shakespeare’leri başka velhâsıl her büyük edip onun içinden başka başka gıdalar almadı mı? Tezahürleri nasıl ve hangi sahada olursa olsun onları besliyen hep şu konkre (somut), atomlara ayıramadığımız hayat değil mi?
Halbuki tanzimattan beri edebiyatımızda bir ikisi müstesna, hayat içinde çalkalanarak meydana gelmiş kaç eser gösterebiliriz? Gerçi: “Hayatın, sosyal, ekonomik, psikolojik, sahalarında bir hareket var mıydı? Bizzat hayat denen şey henüz tanzimat semasında bütün ısıtıcı havasile esiyor muydu? Dünün âlemi, nihayet Ahmet Paşa‘nın, tavanından düşen tuğlaların ayla güneşi meydana getirecek kadar yüksek olduğunu tasavvur ettiği o şişirme balondan köşk anlayışına dayanmıyor mu?” gibi akla yakın fikirler düşünüp söylenebilir. Fakat artık yeni bir cemiyet, hiç olmazsa ileri bir sosyetenin ve yepyeni bir hayatın başlangıcı gözükmüş bulunuyor. Halbuki eskilerle yeni yetişenlerin her gün edebiyatın her sahasında neşrettikleri eserler bize hep bu “hayat”sızlığın âkıbetini göstermektedir. Hocam şair Ahmet Kutsi bir konuşma esnasında: “Bizim muharrirlerde ve romancılarda demişti, aşk bile avuç içi kadar bir yer işgal ediyor. Garp ediplerinin otuz beş veya kırkından sonra yazı yazmıya başlamasına mukabil, bizimkilerin bu zamanda duraklamaları hep hayat içerisinden çıkarılmış içtimaî bir temayülleri olmayışından veyahut geniş bir hayat ihtirasının dalgaları arasında çırpınmayışlarındandır.”

(1901-1967)
Bu güzel cümlelerin ifade ettiği hakikate bir şey katacak değilim. Fakat bazı ediplerimizin dillerinde geçen ve gelişi güzel tabirler esnasında kullandığımız bir de hayal kelimesi var. Ve onsuz hayatın bir kıymeti olmadığı ileri sürülerek kısırlığa bir çare bulunduğu sanılıyor. Halbuki hayal bile hayata dayanmakta ve onun üzerine oturtulmak mecburiyetindedir.
Natüralist Zola’nın dünyanın en büyük hayal kudretine sahip olduğunu söyleyen garp tenkitçileri fikirlerini isbat edebilmek için onun bir ailenin psikolojik ve sosyal kanunlarla biribirine benziyen veraset şartları içinde yıkılışını tasvir edebilmesini, elindeki hayatî vesikalara dayanarak bu muazzam binayı bu kadar muntazam kurabilmesini delil olarak ileri sürüyorlar.
Evet dostum! Hayal bizim anladığımız gibi ne Kâzım Paşa‘nın şişirdiği Kerbelâ vakasında, ne Ahmet Paşa‘nın Bursa’daki gökyüzünü delip geçen köşkünde, ne de bir kefesine Hurşid’i bir kefesine de İstanbul’u koyup tartmak istiyen şairin İstanbul kasidesinde geçen zihni garibelerde değil, böyle, realiteye, her ucundan çekip uzatılacak kadar elâstiki bir varlık olan hayata dayanmış görüşlerdedir.
İnsan ve onun tabiatle, hayatla olan bütün münasebetleri her şeyden önce boyundan dalmakla elde edilebilecek, en büyük hayaller bile en büyük ve en geniş hayat kaynağından fışkıracaktır.
Henüz katî kıymetini isbat etmemiş, kategorik olarak yolunu çizmemiş bulunan genç edebiyatçılar için samimî ve tek dilek bence bu mesele olmalı; ve “hayat”sızlık her dakika meşum neticelerini peşinden süren bir hayalet gibi içimizde korkunç ürpertiler uyandırmalıdır.
Şardağ R. (5 İkinciteşrin 1938). On beş yıllık inancımız. Varlık, 128: 114.

