On beş yıllık inancımız

Tarihin yüz yıllardan beri dünyayı gözleyip durmuş olan dürbünü bütün sosyal düzeni bozulmuş ve bu şartlarla mahva doğru sürüklenmiş olan bir milleti de görmek ve sayfaları arasına almak mecburiyetinde idi. Türk milletinin bu kötü mazisini bugün anmak bile insana üzüntü veriyor. Dünü bizzat yaşayan veya dünden kalan hatıralarla kulakları dolmuş bulunanlar, nihayet bugünün vesikalarile dünkü millet ve devlet sefaletini anlıyanlar aradan on beş yıl gibi kısa bir zaman geçtikten sonra şaşılacak surette değişen bir milleti ve onun yepyeni bir organizasyonla dünyaya doğuşunu gözlerinde canlandıracaklardır. Bütün bu maddeleşmiş hakikati deşmeğe lüzum görmüyorum. Fakat bir milletin bu kadar çabuk ve kökten değişmesini hazırlayan şartlar içinde çok mühim bir unsuru işaret etmek istiyorum.

İstiklal Savaşında dövüşenler bütün bir Anadolu’nun kadın, erkek ayni gaye uğruna mücadele ettiklerini gözlerile görmüşlerdir. Anadolu yaylalarında bir şehirden diğer bir şehirin ilk evlerine kadar uzanan kağnı sürülerini, onların yanıbaşında büyük bir tevekkülle öküzleri güden çocuklarla, sırtlarında mermiler taşıyan kadınları görenler, bugün gözleri yaşarmadan o günkü hatırayı yeniden yaşıyamazlar.

Bu hakikat bize daha o zamanlardan söylüyor ki, Türk milleti kendisine kurtuluşu vadedenlere inanmıştı. Büyük kumandandan en küçük bir neferine varıncaya kadar nasıl bütün ordu en meş’um realitelerin rağmına yeni bir vatan kuracaklarına inanmışlar o millet de baştan başa, zavallı bir hale getirilen yurdun yeniden dirileceğine belbağlamıştı. İstiklâline kavuşan Türk milletini, on beş yıllık Cumhuriyet Hükümeti geniş merhalelerden geçirip kültürel dünya milletleri arasına sokarken bir an bile kendisine karşı beslenen bu itimada güvensizlik göstermemişti. Yani milletin kendisine inandığına emindi. Henüz on beşini dolduran bu çocuğun bu kadar büyük bir kuvvetle ayakta duruşunu yalnız ekonomik veya sosyal sebeplerde değil, ayni zamanda on yedi milyonluk bir halk kütlesinin hükûmete olan bağlılık ve imanında aramak lâzımdır. Bugün, bütün müesseselerinde büyük anarşi ve inhilâlin hüküm sürdüğü bazı Avrupa hükûmetlerinin geçirmekle oldukları korkunç buhranlar gözlerimiz önündedir. İnsanın medenî garp âlemine bakarak hangi ilâha veya dine inanacağını, hangi puta tapmak mecburiyetinde olduğunu soracağı gelmiyor mu? En demokratik memleketlerin bile aşırı hürriyet ve disiplinsizlikten doğan sarsıntılarını kendi yurdumuzda hissetmiyorsak bu bizim, kurtuluş davasında olduğu kadar, ilerleme yolundaki yeni davalarda da inanmamızdan ve hükûmetin kendisine güveni bulunan geniş bir kafileye dayanmasından ileri geliyor:

Geleceğin tarihçileri yurdumuzun 1923 den sonraki ahenk ve nizamından bahsederken muhakkak onun –dünyada pek az milletlerin erişebildiği– birbirileri anlaşıp kaynaşmış bir milletle bir hükümetin mahsulü olduğunu ileri sürecekler ve onun böyle durmadan yükselişine karşı sebebi meçhul bir şaşkınlık göstermeyeceklerdir.

Şapka, harf, yazı, dil, tarih endüstrileşme plânlı ve teknik ziraat ve nihayet bütün bunlara hâkim olan müsbet, yapıcı ve plâncı zihniyet gibi ilk bakışta birden ona kadar sayar gibi tekrarladığımız inkılâp hareketlerile irticaın bazı küçük deprenişleri müstesna, gözümüzü kırpmadan kabul etmiş ve başarmış olduğumuz bütün bu işlerin ne canlı bir sükûn ve ahenk içinde yapıldığı düşünülecek olursa, insanın yarına da ne kadar kuvvetle bel bağlıyacağı meydandadır.

Milet denen o hakiki kudret devlet ve hükûmete nasıl inanmasın ki bağlı bulunduğu milletin mukadderatını tarih boyunca hiçbir hükûmet bu kadar candan düşünmemiştir. Asırlardır atalarını cephelerde tüketen lüzumsuz ve yıpratıcı harplerle mahva sürükliyen hükûmetlerin cumhuriyetin on beş yıllık barış zihniyetini karşılaştıran ve on beş senede doğru dürüst bir yazma ve okuma öğretemediği halde çocuklarını on beş gün içinde okur yazar eden bir hükûmetin içerisinde yaşayan halk nasıl olur da o rejime, o devlete inanmaz. Bu böyle olduğu gibi en müşkül anında son gıdasını ve son vesaitini hükûmete ve son evlâdını da orduya veren millete onu idare edenin nasıl güveni bulunmaz?

Hiçbir zorbalığın hüküm süremediği bu topraklar üzerinde rejimin müsbete, doğruluğa ve tekniğe dayanan bütün hareketleri şuurlarda bir haylı yer edip tartıldıktan sonra hislerimize karışarak kökleşmekte ve cumhuriyet daima, her yerde ileriyi özleyen yeni halk yığınlarının karşılıklı sevgilerile kaynaşaraktan aziz ve en değerli çiçeklerini vermektedir.

On beş yılını dolduran cumhuriyetin gözlerimizin önünde canlanan bu dinç ve sağlam görünüşü bütün dünyaya yeni bir nizamı, kaderlerini birbirine bağlamış ve bir milletle bir devletin ahenk ve canlı bir sükûn içinde âbidesini dikmiş bulunuyoruz. 


Şardağ R. (5 İkinciteşrin 1938). On beş yıllık inancımız. Varlık, 128: 114.


Yorum bırakın