Yeni bir hikâyecimiz: Kenan Hulûsi

Kenan Hulûsi Koray
(1906-1943)

Edebiyatımızın belki en bahtsız ve nasibsiz sahası küçük hikâyeciliğimizdir diyebiliriz. Aksini iddia edenler belki bulunacaktır; fakat bütün bir tanzimat edebiyatını hatırlayınca kendimizi haklı bulmıyor muyuz? Şiir, roman vadisindeki hayli kıymetlere ve eserlere mukabil, küçük hikâyenin üzerinde niyet fırıldağının ne kadar zor ve seyrek durduğu muhakkak. Gazete sütunlarında hemen hergün görülen sayısız hikâyelere rağmen kont densin, nuvel densin, hikâye denilen şeye henüz kavuşmuş değiliz; tek tük imzalara kaydedilebilir, fakat onlar da henüz hakikî inkişaflarile okuyucularca tanınmış değil. Mecmualar ekseriya dili ve ifadesi melodramatik, mevzuları patolojik hikâyeler neşrediyorlar. Aşağı tabakalarla orta tabakaları teşkil eden okuyucu kalabalığının hislerini, insiyaklarını tahrik edici yazılara rağbet gösteriyorlar. Gerçi arasına içtimaî, felsefî, tarihî ve hattâ millî hikâyelere sürtünüp geçen yazılar görmiyor değiliz: Fakat nihayet bütün bunlar, tarih diye bilmem hangi padişahın, kendisine,  “sakalınız pek seyrek efendim” dediği için kızıp mabeyincisini boğdurmasından, veya bir gözdenin kâğıthane âlemlerinden birinde yanlış bir hareketi sebebile nasıl gözden düştüğünden bahseden, nihayet millî diye, bir köy dekoru içinde ancak Beyoğlu’nda geçebilecek aşk hislerini yaşatan şeyler olup hikâye okuyucularını tatmin etmiyor. Hele üstelik bu hikâyeler çok vakit, arz üzerinde daha dün söylenmiş olan sözleri taklitle uğraşıyorlarsa. 

Kenan Hulûsi‘nin pek çoğunu kitap halinde çıkmadan okuduğum hikâyelerini tekrar görünce önceden hiç görmemiş gibi seve seve yeniden okudum ve gönülden kopan bir hisle yazımın başlığını eskinin zıddı manada, “yeni” bir hikâyeci diye koydum.  Kenan, “Yedi Meşaleciler“in en kuvvetli yazıcılarından olmasına ve bir zamanlar “Bir Yudum Su” gibi hikâyeleri bize büyük bir üslûp sahibini müjdelemesine rağmen ona yeni rastladığmız bir hikâyeci diyebiliriz. Hikâyelerinin her bakımdan yeni oluşunu unutalım, kendisinin sessizliği ve daima gizli kalışı, yazılarının neşrinden bile korkması onu bir çok okuycularına yeni yazmağa başlamış gibi tanıtmaktadır. Keman Hulûsi, hikâyelerinin mütevazı bir isim altında toplamış bulunuyor. Eser; “Tarlaya Çevrilen Su“, “Kavaklıkoz Hanında Bir Vaka“, “Dört Hanların Kulaksızı“, “Tuhaf Bir Ölüm“, “Milyarder Mak Kinley’in Halıları“, “Gece Kuşu“, “Bir Bahsin Sonu“, “Bir Yudum Su“, “Esmanın Aşkı” gibi dokuz hikâyeden meydana gelmiştir. Eser hakkında yapabileceğimiz kısa tahlile iki cepheden girmek istedik: – Her ne kadar bunlar konkre şeyler de olsalar- ifade ve mevzu bakımından Kenan Hulûsi’nin ilk yazılarını senelerce evvel tanıyan arkadaşlarından biri geçen yıl “Varlık” sahifelerinde onun için: Üslûp, üslûpkâr tâbirlerini kullanmış ve yeni hikâyelerinde eskisi gibi bu üslûba ehemmiyet vermediğini söyleyerek onun değişen ve tekâmül eden sanatını kabul etmek istememişti. Halbuki “Bahar Hikâyeleri” ile her şeyden önce şunu öğreniyoruz ki bu yeni hikâyeler, “Bir Yudum Su“daki, çoğu his unsurlarının hâkim olduğu söz topluluğundan, eski üslûbundan bambaşka bir sahada güzeldir. Ve onu yepyeni bir ifadeye, bambaşka bir zevkte anlatış fikrine sahip görüyoruz. Nitekim bütün hikâyelerini okuyun; derhal vakanın içerisinde, vakayla karışmış, vakadaki insanlar gibi konuşan, çok, ama pek çok konuşan ve gönlünün, zaptedilmesi imkânsız, dile gelmiş ifadelerini söyliyen muharriri bulacaksınız. Hattâ o kadar güzel, amma kendi konuşan bir ifade ki çok yerde ifrata bile varıyor ve muharririn teknik bakımından yer yer kusurlu hikâyeler bile vermesine sebep oluyor. Fakat buna rağmen konuştukları asla kendi fikirleri değildir. Büyük bir feragatle o daima hikâyedekilerin ağzından konuşur. Va naivite, samimî ve sade oluş hiçbir zaman muharrinin peşini bırakmaz. Nitekim hikâyelerinden gelişi güzel seçtiğimiz şu tek tek cümleler, vakasından kopmuş, sihirliği bütünlüğünden ayrılmış olmakla beraber yine insana yakın, bizimle karşı karşıya bulunan bir konuşmayı, konuşmaksız, bir anlatışı göstermektedir:

Yedi Meşaleciler

Her nedense Muhtar, pek te aceleci bir adam olmadığı halde, evlâtlığının gelişinde bir fevkalâdelik sezinlemiş olacak ki, bir taraftan kuyruğunu sallaya sallaya koşarken bir taraftan da olup biteni bir ağızda döküversin istiyordu. Zaten bilirdi Muhtar; bu fabrikanın altında Ahlamışlılara bir iş var; var amma, durun hele.. Yoksa Ahlamış’ın muhtarı sabahları abdest alırken ibrik tutmak; ayaklarını kurulatmak, eğer sabahları ağır uyandı ise tabanları ile belini çiğnetmek için tuttuğu evlâtlığı fabrikaya göndersin.

Mevzularında o kadar kendisi olduğu halde bunu hiç sezdirmez, rahatından emin tahrirat kâtibinin modası geçmiş bir insaniyetçi görüşle “Aç mısın?” diye sorduğu köylü namına konuşurken bile ne kadar saf ve samimidir: 

Aç mısın?

Kulaksız, öteki kulağını da kesseler “açım” demezdi. Eloğlunun insanı nasıl kullanacağını Kulaksız pek iyi bilenlerdendi. Sadece:

– “I’ıh, dedi. Açlığına aç değilim emme, bir baş soğandan başkaca yiyeceğim yok.

Fakat her nedense dört hanların gözünde tütmesine rağmen hareketlerini idare eden ve bizim “kader ve tesadüf” dediğimiz şeyden kendini bir türlü kurtaramıyordu.. O “Kader” ki Kulaksız’ın içine sisli dağın buzluğundaki billûr su gibi bu sabah sebepsiz sevinç döküyordu.

Köyde davul çalınmıştır ve bunun manasını tahrirat kâtibi Kulaksız’a “Askere gideceksin, hazırlan” suretinde tefsir etmiştir. 

Vay anam, Kulaksız şimdi de askere gidecekti ha.. Hakikatte Dört Hanlar’a davul değil, senelerdir tek yolcu bile uğramamıştı, Kuş uçmaz kervan geçmez dedikleri yer belki Dört Hanların ta kendisi idi amma köy halkı da hani bundan pek keder duymuyordu. Sadece şu vergi memurları da bir uğramasalardı!..

Köyün realitesi, bu samimî ifadede bazan, bir satırla canlanıverir:

Kulaksız: – İyi, iyi emme, dedi, fırka dediğin adama beni kim iletecek?

Kulaksız diye, “Dört Hanların Kulaksız’ı” hikâyesinin bir kahramanı vardır. Bu kahraman Karagözünü (eşeğini) çok seviyor. Onlar birbirlerine karşı iki insan gibi sitemde bulunurlar, sevişirler, tekrar darılırlar. Bu garip yaşayışı anlatan satırlarda bakın vakada adı geçenlere pek yakın bir konuşmanın akışını sezmiyor musunuz? Muhakkak ki hikâye tekniğinin en güç ve en tehlikeli tarafı budur: Muharririn ağzından hususî sevgileri, münasebetleri, ve ruhî mücadeleleri dinlemek. Fakat Kenan Hulûsi kullandığı şu cümlelerle bu tehlikeyi ne kolay geçiştirmiştir:

Nitekim kasabaya yaptığı ilk seferden sonra Dört Hanlara dönen Kulaksız’a, Karagöz kendini en mutavaatkâr (boyun eğerek) bir teslimiyetle bırakmış, hiç ses çıkarmamıştı. Amma ne ses çıkarmayış! Kulaklarını kısmış, hattâ mutadından bile hızlı. Kulaksız’ı tıkır tıkır bir buçuk günde köye getirmişti. Fakat ikinci yükü kasabaya getirmek üzere yola düzüldüğü vakit.. Karagöz yerinden bile kımıldamamış, anan yahşi, baban yahşi eşeğe kâr etmemişti. Hani Kulaksız da Karagöz’e karşı dikine bi dikine gidiyordu. Amma Karagöz de itin kuyruğu idi ha!..

Onun bir iki hikâyesinin okuyun, derhal hükmü vereceksiniz: Bu yazıların sahibi sözlerini, daima saf, içten gelen samimî duygularla hattâ biraz da gizli bir lirizm içerisinde ince bir kumaş gibi dokumuştur. Belki sık sık tekrar eden kelimeler oluyor. Fakat bu klâsik üslûbun hataları. Onda eğer üslûp arıyacaksak ve yazış hususiyetlerini ayıracaksak şunlar söyliyebiliriz:

Bu “yeni” ifadenin sahibi mevzularında biraz tuhaf, biraz insanın gizli fizikopsişik dünyasına yakın ve nihayet “köy” ve “köylü” dediğimiz bakir âlemin hayranıdır ve en nihayet nikbindir (iyimser). 

Tuhaftır, çünkü insan biraz tuhaf değil midir? O da bütün vakalarında biraz bize garip gelen insanın gizli taraflarını yakalamağa çalışıyor. “Tuhaf bir ölüm” meselâ. Çaycumalı Hüseyin’in ölümünü anlatır. Hastalara kan veren, öldükten sonra da bir türlü kan verdiği hastaları bırakmıyan, onların vücudünde kızıl bir pençe gibi dolaşarak, gözlerinin önünde tekrar tecessüm eden Çaycumalı’nın ölümünü, hikâyeyi okurken seziyoruz ki onun ölümüne inanamıyan, Çaycumalı ölmedi diye bağıran hastalar, bu ruhî buhranları yanında fizyolojikman bünyelerinde de bir alt üst oluş, maddî bir ağrı kimbilir belki de -damarlarında yabancı yabancı dolaşan kan küreyvelerinin (kürecik) seyrini duyuyorlar. Muharririn “Gece Kuşu” adlı diğer bir hikâyesi de hemen ayni insan vehminin, fizyolojik ve ruhî münasebetlerin tuhaf bir sentezi halinde. Vaka bir doktorun yeğenlerine anlattığı bir hatırasından ibaret. Gülmescit köyünün muhtarına misafir olmuştur. Fakat bu misafirlik uzamak mecburiyetinde kalmıştır. Çünkü muhtarın çok güzel kızı âni olarak bir gece kuşunun hücumuna maruz kalıyor. Ve yarasa pençelerini kızcağızın saçlarına geçiriyor. Doktor yarasayı çifte ile yaralayıp kızı kurtarıyor. Fakat yarasa yavaş yavaş düştüğü hendekten kalkmış ve kızın evinin kapısına gelmiştir. Orada toprağı oymakta ve toprağa sarılmaktadır. Diğer taraftan kızın da “yüzü birdenbire solmuştu; her saat geçtikçe kanında tuhaf bir kayboluş hissediyordum. Adeta, teninin bir tarafından görülmiyen bir süzgeç pembe rengini yavaş yavaş emiyordu. Onun yerine sapsarı deriden bir maske geliyor, ve gözlerinin taze bir ilkbahar yaprağına benziyen içerisi, bahardan yaza ve sonbahara dönen bir yaprak gibi koyu, fakat az sonra yeşili gider gitmez ancak damarları kalacak kadar azar azar sönüyordu.” Nihayet yarasa bir gün ölüyor. Ayni gün doktor kızın ölümüne de şahit oluyor.

Muharririn bu garip mevzuu bize süratle ve tatlı bir heyecanla okutan kalemi, ihtimal yarasa ve kızın biribirlerine karşı olan bilinmez kanunların hazırladığı et ve ruh yakınlığını anlatmak istemiş veyahut en muhteris bir hayvan diye danıdığımız gece kuşu, yalnız ve nasibsiz geçen hayatında tek ümitle sarıldığı mahlûka kavuşamamanın doğurduğu bir intikamla gizli bir münasebet zinciri içerisinde kendisile beraber kızı da ölüme sürüklemiştir. 

Fakat hikâyeci vakaları intihap etmekte ve bu hususta tenevvüe (çeşitlilik) sahip olmakla da vasıflandırılabilir. Nitekim bunu, çıkış ve inkişaf ediş yolları başka başka olan biribirinden çok uzak vakaları da yazmakla göstermiş oluyor. Kitabın diğer hikâyeleri de memleket hikâyeleridir. Meselâ biraz uzunca olan “Dört Hanların Kulaksız’ı“nda onu ençok muvaffak olmuş görüyoruz. 

Sivas’ın Dört Hanlar köyünden ekmeksiz, yalınayak ve sevimli bir çocuk olan genç Ali karnını doyurmak ve çok sevdiği muhtarın kızına kavuşabilmek için ölme eşeğim ölme kabilinde kasabaya eşekle odun taşımaktadır. Fakat yeni Türkiye’nin ıssız ve fakir Anadolu’da bir saadet tılsımı gibi yükselttiği fabrikalar bir gün onu da kucağına alıyor. Onbeş kuruş yevmiye ile fabrikada amele olarak gördüğümüz Kulaksız işleri kavramış ve az zamanda bir dizel motörününün başına geçirilmiştir. Şimdi bu köylü çocuğunun talihli hayatını hikâyeciden dinleyiniz:

Sivas’ın Dört Hanlar köyünden getirdiği bir eşek yükü odunu kasabada tahrirat kâtibinin kapısına yıktıktan sonra “Ne istesem, ne eylesem” diye kendi kendine düşünen Kulaksız şimdi bir fabrikanın yanıbaşını yalayıp geçen ırmakta soğuk su ile yüzünü çırpa çırpa yıkıyor ve bir makineye elleri dokunduğu zaman Dört Hanlardan bir eşek yükü odunu kabaya getirdiği zaman söylediği türküyü söylüyor. Kulaksıza, öteki amelelerden ayrı bir de oda verildi. Fabrikanın iki radyosundan biri de onun odasında. Yalnız Kulaksızın yine bir derdi var, muhtarın Fadimesini de şuracığa getiriverse..

Belki fabrikanın, iki radyosundan birinin, nihayet mütehassıs bir işçi olan Kulaksız’a verilmesi hakikate uygun düşmüyor; belki biraz uzun olmasına ve vakadaki detayların bolluğuna rağmen mevzuu teknik bakımından tam inkişafını bulmuş değil, ve her hikâyede az çok süratle inkişaf eden bir mevzula az çok karşılaşıyoruz; fakat bilhassa “Dört Hanların Kulaksız’ı“nı okuyup bitirdiği zaman insan Kulaksız’ı o kadar seviyor, onun bu mesut hayatına o kadar memnun oluyor ki bu ümit insanı derhal yeni sanayi kalkınmasının yeni Türkiyede’ki bütün bahtsız köylüleri kurtaracağı ve birgün bu rahat hayata kavuşturacağı düşüncesine sahip kılıyor, o zaman elde olmıyarak, bir sanat eseri içerisinde bugünkü ve yarınki cemiyeti nikbin bir ifade ile anlatan eserler demekse inkılâp eserleri, “Dört Hanların Kulaksız’ı“na: “İşte inkılâp hikâyesi” diyebiliriz. 

“Bahar Hikâyeleri” hakikatte bir mevsim hikâyeleri değil, edebiyatımızda ifade sanatı “yepyeni” bir muharririn sıhhatli ve olgun eseridir. 


Şardağ. R. (1 Temmuz 1939). Yeni Bir Hikayecimiz: Kenan Hulûsi. Varlık. 144: 400-403.


Yorum bırakın