
Artık hiç çekinmeden, düşünmeden hüküm vermenin zamanı geldi. Kaybolan insana karşı muztarıp duygularımızı teskin etmenin imkânı yok.
Asırlardan beri iğne ile kuyu kazar gibi aranan, dört bir tarafından tutup en mükemmel bir şekilde yaratılmıya çalışılan insanı kaybediyoruz.
Şimdi kültür, şimdi bütün medeniyet dünyasında her düşünebilenin müşterek bir ağlayış sebebi bu!
Bir anda “Racine“nin meşhur trajedesini hatırlayınız; ve vatan uğrunda, biricik evlâdı olan kızını ölüme gönderen babanın kendine tebliğ edilen ilâhî emri karşısındakine itiraf eden mısralarını; feragat, insanî feragat ne derece ifade ediliyor:
Pour obtenir les vents que le ciel vous dénie
Sacrifiez Iphigéne
Ve sonra Euripides de Agamemnon‘u dinleyin: O zamanlar kralların, tebaasından daha çok esir yaşamıya mahkûm olduğunu ne müzeyyen bir dille anlatır:
Je rougis de verser des larmes; et dans les malheurs
Extrêmes ou je suis plongé
Je rougis également de ne pas pleurer.
Kızını kurban eden kral konuşuyor:
“Ağlamaktan, göz yaşlarımı akıtmaktan kızarıyorum; ve içine dalmış olduğum büyük felâketler karşısında ağlamamaktan da o derece utanıyorum.“
İnsanın tebarüz ettirilen bu asil duyguları bir an bile faaliyetten geri durmadı. Usta eller, güneşli Greko-Lâtin semasının altında insanı, ağır ağır, mermeri işler gibi işlediler. Büyük Fidyas, kadındaki güzelliği örtüsünden sıyırarak yaratabilmek için sıvalı kollariyle asırların telâkkisini devirdi.
Niron’da sevimli, cana yakın hayvan yüzleri o kadar kanlara karışmıştı ki hayvanı bile bu kadar sevebilen ve sevdiren bir sanatın insan kaynaşmasını feth edecek olan yarınki kudreti alkışlandı. Sonra imparatorluklar, çarlık ve krallıklara rağmen tek insanın hürriyeti ne ölmez deliller vermişti: Çoban şairi Vergillius‘ü unutmadık; üzüm kütüklerinin kenarında şarap türküleri, ergin başakların arasında tabiat neşideleri terennüm eden büyük lâtin edibi imparatorluk içinde bile hür kalmış olan insanın sembolik bir ifadesi değil midir?
Fakat hür ve mesut olması istenilen kardaşlarımızın bitip tükenmez kusurları ve sonsuz zaafları da vardı. Asırlarca, sevilen insanın eti, ruhu ve düşüncesi deşildi. Molière‘in bizi utandıran, çok zaman insanlığımızdan iğrendiren komedilerinde, Shakespeare‘in insan karakterlerini tahlil ve adeta tasnif eden halileleri içinde temiz olgun insana karşı duyulan hasret de ayni zamanda atbaşı gider. Büyük klâsikler, dünyanın dört bir tarafında zekâdan ışıklar halinde görülen dehalar bütün gülünç taraflarımızın, kötü ihtiraslarımızın ve muztarip ömrümüzün hikâyesini nakletmekle ümitsizliği değil belki şunu göstermiş oluyorlardı: “Tarih bir tekerrürden ibaret değildir.” Madem ki akılda hiç bir lezzet ve hiç bir mana bulamıyan felsefeler bile aklın en olgun ve en mânalı eserlerini yarattılar: Dününen insan değişecekti.
Yakın devirleri düşünüyorum: Tolstoy‘un insan için çırpınan ruhu, Gorki‘nin ekmeksiz düşüncesiz hayat mahrumiyetlerine sızlayan yüreği, Balzac‘da yüzümüzü kızartan evlât hainliğiyle, göğsümüzü kabartan babalık şefkati.. Hepsi, bunların hepsi aynı insanı, hürriyete, iyiliğe, hakka ve saadete kavuşacak, kurtulacak olan insanı müjdeliyor ve tekrar ediyordu:
“Tarih bir tekerrürden ibaret değildir!“, “Garp cephesinde yeni bir şey yok.” Ve “Ateş” adlı harp aleyhtarı eserlerin bir zamanlar mukaddes bir kitap gibi bir daha harp etmeyeceğine yemin eden kimseler arasında elden ele dolaştığını hatırlamamak mümkün mü? Ve sevgi, rengi kaybolmaz, kokusu uçmaz güzel tabiate, insana, insanlığa karşı sevgi, düne kadar bütün bir dünya sanatının gıdası oldu. Bu gürültülü âlemde yaşamıya susamış, fakat dilsiz insanların arzusuna sanat en kutretli bir ifade vasıtası olmakta devam ediyordu.
1939’un panoraması: Onu seyretmekten yüzümüz kızarıyor. Muhteşem renklerle insanlık ailesine bin türlü görüş, duyuş ve zevk çiçekleri ekleyen küçük milletler, kuvvetli çizmelerin altında can vermektedirler. Balık ve havan şuursuzluğundan ayrılmak için asırlarca çırpınan beşeriyete yegâne düstur olarak yeniden ayni sözler tekrarlanıyor:
“Büyük balık küçük balığı yutacaktır.” Hürriyet ve hakkı ellerinde bulunmıyan fertler bir tek insanın arzusiyle ölüme sürükleniyor. Şuurun, güzelliğin kudretini heykelleştirmiş olan diyarlarda sanatı ve insanı kötü propagandalara feda eden kimseler yetiştiğini görüyoruz. Ellerindeki ütopik siyaset mezheplerini buketler halinde, reca ve istirhamla kollarımızın arasına bırakmak isteyen çağırtkanların ortasında, insanlığı kendi keyifleri için cehennem facialarına sürükleyenlerin, bütün edebiyat ve sanatı ve hepsinden acısı insanı tahrip edenlerin arasında kaybolan zavallı insanlık!
Beşeriyetin müşterek emeği tâ yüz yıllardan beri seni keşfetmeğe, yeniden yaratmağa, şekil, ruh ve karakter bakımından en mükemmel bir halde karşısında görmeğe çalışmıştı: şimdi yeniden kaybetmek üzere bulunduğumuz seni.
Büyük Yunanlı hakimi hatırlıyorum; bundan asırlarca evvel, elinde fenerle güpe gündüz insan araya Diyojen‘i.
Yazık yazık! Bütün bir tarih boyunca bir milimetrecik olsun ilerliyememiş miyiz?
Şardağ. R. (15 Birinciteşrin 1939). Kaybolan İnsan. Varlık, 151: 202-203.

