
Kardeşim Alyot,
Bu memleketin okullarında, halk ve okumuşların geçmiş asırlar içinde ferdî veya anonim olarak yarattıkları Türk musikisi mahsullerine neden yer verilmez? Türk çocuğu kendi tarihini okur. Bu tarihte kılıç ve gürz sallamış kahramanlardan, akıllı veya sapık padişahlardan tut da kendi cinsî arzularına ram edemediği bir sadr-ı âzamı boğduran, bilmem hangi saray karısının kepazeliklerine kadar bir çok güzel şeyler yanında iğrenç teferruat da yer almıştır. Acaba neden dünkü mevlevî ayinlerinden, o canım duraklardan, kârlardan yavrularımıza bahsedilmez, örnek verilmez, bestekârlar tanıtılmaz. Türk san’atının mimarı, dehası, şiir üstatları, -halktan ve seçkinden- her kıymeti ile öğretilir, medeniyet ve san’at tarihimizde yer alır da anonim halk müziğinin coğrafya, mevzu, tarih bakımından renk renk değişen o misilsiz melodileri hakkında fikir verilmez? Meselâ bir Gazi Terbiye Enstitümüz vardır ki edebiyat şubesinini son sınıfında Batı müziği tarihi okutulur, bizimkinin lâfı edilmez. Tarihimizde Kasımlar, Davutlar, mermere can veren bu ustalar anlatılır da tarih boyunca bizi duygulandıran Hafız Post‘un, Hammamîzâde‘nin Itrî‘lerin semtine uğramak akla gelmez? Denebilir ki bu tarihleri yazanlar akılsız değildir elbeteki. Belki onların böyle hareket etmelerinde bir sebep vardır. Buna şüphe mi var? Onların böyle hareket etmelerinde bir bütün hedef noktalarını işte sıralıyor; beylik, çürük, bayat ve palavra hükümlerini cevaplıyorum:
1. Efendim, bizim musikimizin tekniği Bizans’ındır.
Halim kardeşim, inan bana ki dünyada yapılmış gevezeliklerin bundan daha sevimsizi olamaz. dünya kuruldu kurulalı milletler arasındaki kültür münasebetleri hangi tekniği yerinde saydırmıştır. Harun Reşit’in oğulları, yobaz avrupalılara çalar saati öğrettileri zaman onlar, “Bu teknik bizim değil” diyerek sırtlarını mı çevirdiler? Haydin bin defa münakaşa masasına yatırılabileceği halde kabul edelim: Bu teknik bizim değil Bizans’ındır. Ya müdafaa edilen Batı müziğinin tekniği büyük babamızdan mı miras kaldı? Hem -çeşni olsun diye kaleme aldığı tâlî derecedeki bir eseri hariç- o harika mesnevîsinin baştan başa Farsça kaleme alan Mevlânâ Celâlettin’i iftiharla tarihimiz de öğüyor da bizim dilimizle nağmeler sahasında saltanat kurmuş olan Dedelerin, Ağaların, Çavuşlar ve Hafızların anılmasından çekiniyoruz?
-Efendim, bize alaturka müziğimiz hep meyhaneden bahseder durur. Çocuklarımız için terbiyevî bir tarafı yoktur.
İşte cevabım:
– Neden bu meyhane, postahane sokağındaki bir meyhane ile bir tutuluyor? Bizim musikimize gıda olan güftelerin büyük bir kısmında geçen bu “Meyhane” sözünden sonsuzluğu, aşkı, öldüresiye katlanılan bir cefayı, bir ucu Mevlâ’ya dayanan rızasız muhabbeti anlayacak yerde, hemen aklına ispirto kokan yerleri getirmek, “Hava bugün bulutlu” sözünden kendisini ördek yerine koyduklarını sanan safderun kadar kuş beyinli olmak değil midir?

(1909-1980)
Klâsik şiirimizin en kopçaları ilikli ve muhterem adamlarından biri olan Şeyhülislam Yahya Efendi bir şiirinde: “Ey ahali geliniz, hep beraber delirelim, çıldırasıya aşık olalım, yakalarımızı param parça ederek elâleme rezil olalım.” Edebiyatımızda meyhane şuna derler diye bir de acemi mi öğretelim Yarabbi:
– Efendim bizim musikimiz çok ıstırap veriyor?
– Ya garbinki göbek mi attırıyor? Düşün Halim, hani vallahi Ebüllaklaka bile böyle zırvalamamıştır. Musikiden alacağımız elbette kuru realitenin, etin, derinin uzaklarında kalan bir tatlı hüzündür. Bugünü bayağı şarkı güftelerine, hasta ve perişan mısralara bakarak değil, dünkü saz eserlerimize bakarak hükmümüzü vermeye çalışalım. Aksi halde bizim de Batı’dan örnek diye gösterebileceğimiz şey o tepinmeleri veya daüssıla ateşi içinde yanık yanık ulumalarıdır. Yüz seneden beri, şarkı güfteleri hüzünlü olduğundan değil, git gide haysiyetsizleştiğinden ve soysuzlaştığındandır ki birçoklarını musikimiz hakkında bu yanlış hükme ulaştırıyor. Asıl büyük kederin, o asil ıstırabın meyvelerini saz semailerimizde, hususile mevlevî âyinlerinde bulmamız mümkündür.
– Efendim, mevlevî âyinleri dediğiniz şeyler tarikat mahsulleridir veya dini eserlerdir, irticaa mı gidelim?
– Vallahi Halim kardeşim, hani akıllı gözüken çok deli tanıdım. Fakat böyle bir iddia ile ortaya çıkan cinsine pek rastlamış değilim. Bir defa şunu soralım: Dinî musiki olmayacak da ne olacak? İlle lâdinî mi olmalı? Bizim dinimizin geçmiş asırlar içindeki dar kafalı müfessirleri sen de bilirsin ki musikiyi günah saymışlardı. Buna rağmen bizde âyinler, duraklar yaratılmışsa, bu, musikimizin sırf musiki olarak mevcut olmasının bile bir ilerilik masasına geldiğini anlatmaz mı?
Öteyandan bizim bütün müfredatımız mevlevî âyinlerinde toplanmıştır. Dünün mevlevîlerini bugünün veya çeyrek asrın dejenere olmuş tarikat erbabı ile bir tutan maarif ve basın yayın görüşüne şaşmamak mümkün değildir. Bu tarikat sahipleri geçmiş asırlar içinde dinin dar kafalı yorumcularına rağmen hürriyeti, cesareti ve sonsuz bir aşkı temsil ediyorlardı. Bu üç mefhumu nağmeler içinde lif lif işlemiş ve melodilere gergef gibi dokumuş olan kimseleri çocuklarımıza belletmekten neden utanıyoruz? Bu memlekette dahi Beethoven‘i haklı olarak devletçe resmen anarken dehamız olan Dede Efendi‘yi resmen anmaktan utanmayacağımız gün gelmeyecek mi? Artık öğrenilsin ki Türk musikisi piç değildir ve okullarda çocuklarımız, altı asır boyunca medeniyet tarihinde ün salmış olan milletimizin musikisinin olmadığını zannederek yeise kapılmasınlar. Kısmet olursa mektuplarım devam edecektir.
Şardağ, R. (1 Aralık 1952). Basın Yayın Umum Müdürüne Açık Mektup / Türk Musikisi Piç Değildir!. Ses, 6: 14-15, 35.
“Ses” dergilerine ulaşmamızı sağlayan, İzmir Devlet Türk Dünyası Dans ve Müzik Topluluğu sanatçısı Sayın Ümit Yazıcı‘ya sonsuz teşekkürler.

