“Yolum üstünde tuzaklar kurasın; oldu mu ya!
Ömer hayyam
Sonra çıktım diye yoldan, vurasın oldu mu ya!
Ne dilersen o olur, her şeyi hükmün yürütür,
Yine kalkıp beni âsî yorasın: oldu mu ya!”
Nişâbur’un, bin yıllık bir geçmişden ses veren hem başına, hem gönlüne buyruk şairi için, kendi vatanında bile uzun asırlar Allahsız ve dinsiz sıfatlarının kullanıldığı veya üstü kapalı, bu hükümlerin ileri sürülmek istendiği bir gerçektir. Bugün dahi, bir çoklarının gözüne o, böyle görünmekte. Hayyam hakkındaki bu haksızlık, şairin, cebirde bulgulara kadar ulaşan bilimsel itaatından çıkarılamazdı. Ele alınan yanlış inanç, Ömer Hayyam’a yeni bir rüzgâr getirmiş, ondan rüzgâr almış olan rubailerinden çıkarılmak istenmektedir.

(1048-1131)
Aslında fikir ve bilim adamı olan, hayatında kendisine teklif edilmiş en büyük devlet vazifelerini dirsek ucu ile iten Hayyam, yaşayış ve insanoğlu hakkındaki izlenim ve deneylerine dayanarak senede bir kaç taneyi geçmemek üzere ortaya attığı bu ölmek tanımaz dörtlüklerinde hem din, hem de dinsizlik karşısında yanı şekilde ilgisizdir. Hayyam bu rubailerinde aşk, şarab ve kadından ibaret bir dünyayı ve dekor olarak da tabiatı ısrarla yaşattığı gibi bazan da “an”la, “zaman”la çevre ve günle ilgili hislerini birbirinden ayrıksı duyuşlar halinde de yaymış durmuştur.
İşte onun Allah’la ve dinle ilgili görülen rubaileri de bu değişken şartlara göre başkalık, ayrılık taşır. O, toplumdan gördüğü anlayış eksikliği, insan kardeşlerinin acınacak utanılacak, dertlenilecek türlü zaafları, din adamlarının o sevgililer sevgilisi Tanrıyı dar ve korkutucu görüşlerine âlet etmeleri, hayatı insana zindan etmeleri dolayısıyla bazı rubailerinde, Tanrı’ya kadar uzandığı sanılan sitem oklarını gizlememiş, bazılarında korkunç ve hain ölüm ermeden önce hayatı ve ânı yaşamayı işaretlemiş, bir kısım rubailerinde ise ölümün zalimler için en büyük bir adalet ve yerinde bir ceza olacağını gelecek nesillere ibret olacak kuvvette anlatarak Tanrı’ya bağlanmıştır. Değişik ruh hâli içinde bestelenmiş eserler gibi yazılmış olan bu rubailerinden bir kısmı, hele bazan, Allah’a boyun büküp bağlanmışken, bir kısmı en sevgili bir dosta hitab edercesine lafça kafa tutmaya kadar varmıştır. Hem tabiatın koynuna gizlenen Hayyam’dır, hem ölümün meselesini çözemeyip yorgun düşen o. Şu sûra giden dünyaya severek razı olan da Hayyam’dır. Namuslu insanların rahat edeceği bir dünya kurmak için eskisini yıkmayı düşünen de o. İşte, türlü hislerin yumağı içinde önce ruha, sonra kaleme dolanmış olan bu rubaileriyle Ömer Hayyam, çok zaman kendisini yalnız bir yanı ile görmek isteyen insanların kafasında haksız ve yanlış olarak Allahsız ve dinsiz gibi yer tutmuştur.
Meselâ o, hayatlarını, yaşama sevincinden yoksun geçiren karamsar insanları âdeta dürtükleyen bir rubaisinde, ölümden öteye var olacağımıza inanmazcasına bugüne sarılmakta ve onu gözümüze sokmaktadır:
“Acılar çökmeden evvel bu sararmış tene, hey!
Bak şu gül yüzlü, kızıl renkli şarap içmene hey!
Kendin altın gibi bir mal mı sanırsın gafil!
Var mı imkan, girerek toprağa, dönmek gene; hey!” (Rubaiyyat- Hakim Ömer Hayyam-ı Nişaburî, s. 141)
Fakat bir gün, hiç beklemediğimiz bir anda geliverecek olan ölüme bel bağlarken nasıl da yarına inançlı bir rıza içindedir:
“Bizi yalnız koyarak gitti bütün dostlarımız.
Ölümün pençesi altında yatıptır yarımız.
Bu ömür meclisinin aynı şarâbından içip
Bazımız sızdı en evvel; budur en çok acımız.” (Aynı eser, s. 121)
Bir yandan ölüm gelecek ve bu dostlar, güzeller, güzellikler meclisi yağmaya gidecek diye yazıklanan korkudan içi titreyen Hayyam bu kör düğümü çözmek için kafasını yerden yere vurur:
“Yerden yedi kat göklere vardım; gene boş.
Her müşkili, her bilgiyi yardım; gene boş.
Çözdüm nice bin ilmiği; lâkin ölümün
Dâvasını sardıkça da sardım, gene boş.” (Aynı eser, s. 57)
Bir yandan da zalim hükümdarlar, mağrurlar için Allah’ın büyük adaleti olan ölüme minnet ve sevgi gözü ile bakar:
“Bir vakt idi, hükmeyledi Behram o sarayda.
Arslanları, kaplanları almış idi kayda.
Yüzlerce yaban merkebi vurmuştu o zalim,
Avlandı nasıl kendisi, gör, aynı dolayda.” (Aynı eser, s.137)
Ömer Hayyam’ın dinsiz olduğu sanısını uyandıran rubailerinden işte biri: Şair, Tanrısını, en aziz dosta yapılmış sitemler gibi samimi mısralarla sıkıştırmadadır. Fakat madalyanın öteki yüzünü niçin düşünmüyoruz? Burada ve bir tek rubainin içinde aynı şair, Tanrısına, onun af denizine inancını kaybetmeden de bağlanmadadır:
“Âsi kulunum, hükmün, haydi gururun nerde?
Gönlüm ki kararmıştır nerde o nurun nerde?
Sen hizmete bir karşıt, cenneti bahşetmişsen,
Bir ücrete benzer bu; bizlere lütfun nerde?” (Aynı eser, s. 249)
Hayyam’ın diğer rubaisi, kim bilir belki de şöyle bir çevreden doğdu. Camiye gider şair, fakat yanı başında namaza duranlara bir de bakar ki ne görsün. Az evvel yetimin hakkını yemiş olan bir adam, ötede bir vurguncu, önde bir yobaz, sağda “Camiye geldi” desinler diye gelmiş bir gösterişçi. Orada Hayyam, nasıl Allah’a yakarsın? Nasıl bu samimiyetsiz insanlar yanında bağışlanmasını dilesin? Rubainin içindeki ruh buraya kadar hepimizi düşündürücü bir haklılık taşır. Bundan sonra gelen, cami yerine, meyhane Allah’a daha sıcak yalvarılacağı hükmü, işe gündelik lâfın üstünde bir özellik katan şair hayalinin vergisidir. Siz o rubaideki Tanrı’yı can ve gönülden kabul eden iman ateşine bakın:
“Sana camide yakarmak, bana gelmez ki ılık!.
İşte meyhanede vicdanımı döktüm apaçık
Ey bütün varlığın en öncesi, en sonrası sen!
Yok ki pervam, dile lütfet, dile öldür, dile yık!” (Aynı eser, s. 281)
Onu, Tanrı’ya savurduğu sitemlerinde, gerçek yüzü ile tanımak için Tanrı’yı bir arkadaş sayarcasına bağlanmasındaki sevgi ve yakınlık peteğinin içindeki tatlı özü akıtmak lâzımdır. Şu sitem ve sorudaki ruh, Tanrısızlığa değil, Tanrı sevgisinin eşi bulunmaz değerine ne güzel bir örnektir:
“Yolum üstünde tuzaklar kurasın; oldu mu ya!
Sonra çıktım diye yoldan, vurasın oldu mu ya!
Ne dilersen o olur, her şeyi hükmün yürütür,
Yine kalkıp beni âsî yorasın: oldu mu ya!” (Aynı eser, s. 229)
Şardağ, R. (19 Mayıs 1958). Edebiyat Bahisleri / Hayyam ve Allah (3). Cumhuriyet, s. 2.

