689 yıl sonra Mevlânâ

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
(1207-1273)

İranlıların “Mollâ-yı rûm” ve “Mevlevi”, Avrupalıların ise bizim gibi “Mevlânâ” dedikleri yüce varlık Celâleddin Rûmi’yi, ölümü ardından tam yedi tane yüzyıl akıp gittikten sonra hangi özellik ve nicelikleriyle anıyoruz? Kendisinden sonra bütün yüksek özellikleri yanında post’a çömez, dâvaya ülkücü sağlamak için kurulan mevleviliğin görüşü dışında, Mevlânâ kimdir? Bunca zaman aşımına rağmen çevresindeki halkanın günden güne genişlediği, O’na intisap alanında en tuhaf ve akla gelmez yollara başvurularak hısımlıklar ortaya sürüldüğü, çeşitli hayal, roman ve masal düzmeleri içinde yazılar kaleme alındığı bir gerçektir. Yargı, hayal ve destanlar içinde bir Mevlânâ elbette güzeldir. Ama üstüne coşkulu âşıkları ve O’nu, tercüman aracılığı ile tanıyan sempatizanları eliyle örtülmüş örtüleri sıyırarak gerçeğine inilmiş bir Mevlânâ daha güzel olsa gerektir. O koskoca varlık bile Tanrısıyla kulu arasına giren her çeşit bilgi, duygu ve sevgi adamlarını aradan çıkarıp Allah’ı, yasyalın görmemize işaret ediyordu?

Perdeyi kaldır aradan görünen Hakk

Ya dudak arasından mırıldanarak veya apaçık ilân ederek Peygamber sananlar “Kangı âşıktır o kim Mevlâ’sı Mevlânâ değil” diyecek kadar taşkın hayranları karşısında MevlânâBen Muhammed’in ayağının tozuyum” diyordu. Ama bu sevdalılar kalabalığının haklı olduğu nokta yok değildir. Celâleddin Rumî, doğal insanın ötesindeydi. Mesnevi’nin 3772nci beytinde: “Burnuna” der, “ölümsüz ülkelerden bir koku gelmedikçe burnunun ucundan başka bir şey görebilir misin?” Tahran’da basılan “Gazelliyat-ı Semai Tebrizi”nin dördüncü baskısına bir ön söz yazan A. Deşti, 7nci yaprakta O’nun, “Şiir çe bâşed bermen” diye başlayan gazelinden şu mısraı aktarır: “Benim için şairin bilgisi dışında, başka bir fen vardır”. Bu mısra O’nun , kendi kanısınca, insan ötesi bir iklimde, ermişlikle bilgelik arası bir yolda yaşadığını anlatır.

Mevlânâ’ya bir filozof gözü ile bakanlar Doğuda ve Batıda sayısızdır. “Mistik filozof” sözü de ortadadır. Hiç şüphe yok ki bu inanç, Mevlânâ’nın, fizik ötesi bir dünyanın sevda güneşleriyle ışıta ışıta dünyamızın birçok sorunlarını ele alışına dayanır. Ama eserleriyle izlediğimizde, mevsnevi yaratıcısının , felsefeyi çok vakit nasıl hafife aldığını da görmedeyiz. Menkıbeler yazarı Eflâki’ye göre bir olay var: Bir gün hazretin yanında biri, İslâm filozofu Muhyiddîn-i Arabi’nin “Fütühât-ı mekkıyye”sinden bir şey anlaşılmadığını söylüyormuş. Bu sırada Zeki adlı bir hanendenin içeri girerek güzel sesiyle okuduğunu gören Mevlânâ, Sema’a (coşkulu, müzikli dinsel oyun) kalkmış ve demiş ki: “Şimdi fütühat-ı Mekki”yi bırakıp “Fütühat-ı Zeki’ye bakın!”. Sipehsalar’a göre, şu söz O’nundur: “Felsefenin bana çok faydası dokundu. Ama ben şimdi ondan bir kaç dünya uzaktayım.

Araplığı, Türklüğü ve İranlılığı üzerindeki yargılarımız O’nun, değişmez görüşlere ve kalıplara sığmayan ve ufarak açıklamaları gülünç eden kişiliği ile sarsılır: Baba soyu ile Halife Ebu Bekir’e dayandığı için Araplara bir şereftir, doğru. Ana soyu ile Horasan’da bir Türk prensesine dayanması “Aslem Türkest” diyerek ölünceye kadar Türkiye’de yaşayıp bu toprakta anılaşması da bize şereftir, bu da doğru. Dili, sanatı ve edebiyatı ile İranlıların kendilerinden sayıp öğünmeleri de yerindedir. Ne var ki O, bu yargıların hepsini yer yer yıkıp geçer:

“Akl bâ ilmest ve bâ hilmest
Akl ra Türki ye tazira çe kâr”
(Akıl ilimle ve iyicil bir yumuşaklıkla beraberdir. Akıl konusunda Araplığın, Türklüğün işi ne?)

Türkiye’de ve İran’da şii ve sünni kavgaları olurken Mevlânâ seslenir: “Bir adamın tıynetindeki iyilik veya kötülüğü dikkate alın siz. Yoksa ister Ömer’in, ister Ali’nin soyundan gelsin, ayrım yok.

Müslüman mı değil mi? Doğulu mu Batılı mı, Horasanlı mı değil mi?” Bizler bu sorularla boşuna O, Divan-ı Şems-i Tebrîzî’de coşku, insanlık sevgisi birleştiricilik ve o asıl sevgili uğrundaki aşk ile “Çe tedbir ey müslimanan kemen hodra ne midanen” diye başlayıp gerçeği, gök gürültüsü gibi duyurur? “Bana tedbir düşünmeyin ey müslimler! Ben kendimi bilmiyorum. Ne Nascani ne Yehudi ne Mecusi, ne Müslimanım.”Ne Doğulu, ne Batılıyım. Ne üst ne alt tabakadanım. Ne asilim, ne dönen felektenim. Ne Hind’denim ne Çin’denim, ne Bulgar’dan, ne Sakson’danım, ne Irak memleketindenim, ne Horasan toprağındanım.” Onda Türkçe, Farsça, Pahlavî Farsçası, Arapça sözcükler yanyanadır, Mihman karşılığı “Konuk”, hudut karşılığı “Sınır”, muhafız karşılığı “Kırkıcı, koruk”, kadeh ve kâse karşılığı “Suğrak”, rehber karşılığı “Kılavuz” gibi katkısız Asya Türkçesi sözcüklere, tek tük Hintçe, Arapça ve çoğunluğu ile Farsça sözcüklerin bulunmasına ve birkaç mısraına dayanarak ırk açıklamalarına girişmenin yukarıdaki apaçık şiiri ile nasıl zaif düştüğü bir gerçektir. Doğmatik görüşleri bir yana bırakmazsak, Mesnevî için yazılmış, bilginler ve aydınlar “Bize göre bir eser” diyebilir.

Üst ve alt tabaka ayrı ayrı kendine mâl edebilir. Çünkü Mesnevî Nice olsun tarafından basılanı örnek tutarak Tahran’da yayınlanan “Devre-ye Kaamil-e Masnavî”nin başında, Hüsameddin Çelebi eliyle yazılmış Arapça metne göre, “Tanrı’nın en açık delili, cennetlerin cenneti, kalblere şifa, hüzünlere cilâ”dır. “O, zahitlere tarikat, kullara bahçedir.” “İrfanlılların şeyhi, Tanrı’ya yakın olanların imamıdır: Günlük besin ve azığımızdır.

Hemen ekleyelim: Mesnevî aynı zamanda hiç okumamışlarla aydınların kitabıdır. Kadının, erkeğin: yoksulun, zenginin Şii’nin Hanefi’nin; kitabıdır. Mevlânâ’da hukuk, aile, musiki, matematik, dini yorum, Kur’an, iyilik, erdemlik, resim, pedagoji, acıma ihtiras, zulüm, adalet, devlet idaresi, askerlik, millet ve insanlık, büyüklere öğüt ve çocuk masalları yanyanadır.

Şu halde tutulacak en olumlu ve doğru yol, onu ufak maddelere bölmeden, bütün ile eğilmek ayrı ayrı milletlere, sınıflara, din ve mezheplere çeşitli sorunlara göre değil, insanlığa şeref olan başlıca özelliklerine göre ele alınmaktır. 


Şardağ, R. (14 Aralık 1962). Günün Konuları / 689 Yıl Sonra Mevlânâ. Cumhuriyet, s. 2. 

Yorum bırakın