Alevîlik, Bektaşîlik, Şiîlik

İslâm dininde, temel ilkelerde ve ibadet biçimlerinde aynı yolu tutan, bazı küçük sorunlarda ayrı sanılara sahip olan dört mezhep var ki, (Hanefî, Malikî, Şafiî, Hambelî) bunların hepsi Peygamberimizin yolunu yol edinmiş anlamına “Sünnî” diye tanımlanır ve hepsi de değerli bir din önderi imamın öncülüğünde, hak mezhep olarak kabul edilir. 

Konumuza giren Alevîlik, Bektaşîlik ve Şiîlik ise sonuncusunu İranlılar resmi dinimiz diye isimlendirmelerine rağmen birer tarikat niteliğindedir. Tarikat adı verilen ve tasavvufçu şeyhlerin Arapta, sonra bütün Doğu-İslâm ülkelerinde can verdiği bu sözcük, anlamı gibi dinde tutulan yoldur. Şeriat mensubu bazı dar düşünceli “hoca”ların sandığı veya iddia ettiklerinin tersine, dinimizin aslından kıl kadar ayrılmaz. Sadece dinsel ibadet biçimlerine -asılları ihmal edilmemek üzere- Tanrı sevgisiyle ilintili bazı aşırı ekleme törenler ve Allah’a aşk içinde bağlanmayı sağlayacak sandıkları seremoniler getirmişlerdir. 

İşte, konu olarak aldığımız üç isim aklımıza hemen ve her şeyden önce tarikat anlamını getirmelidir. Başlarında bulunanlar da hakımızın gözünde ermişliğe, yani Allah’la gizli değintiler halinde ve ilişkilere girişmiş olarak bilinir. Bu anlamda her şeyden önce, “Alevî” sözcüğünün bir genellik taşıdığını, her Şiî, her Bektaşî ve pek çok Tahtacının hattâ, aynı görüşte olan bazı aydınların tarikat sayılamayacak olan Alevîlikte birleşebilecekleri kabul edilmelidir. Hazreti Muhammed’in damadı, yeğeni, beraber büyüdüğü kardeşi, dostu. İlk Müslüman Hazreti Ali’nin, Peygamberin ölümünden sonra Halife olması gerekeceğini ve Ebubekir’in; Peygamberimizin cenazesini gusül abdesti ile yıkayan Ali’den gizlenerek Halife ilân edildiğini iddia eden ve Ali’ye diğerlerine beslenen sevgisizliğe karşıt, derin ve şaşkılı bağlılık duyguları içinde sevgi besleyenler Alevîdir. Yani Alicidir. Ama her Alevî önce Allah’a iman eder, sonra Hazreti Muhammed’i Tanrı’nın son elçisi olarak kabul eder ve sever, onu izleyerek de Peygamberimizin damadı Ali’ye çok etkili bir sevgiyle bağlanır. Halkımıza, cahil din adamlarının kâfir diye belletip bugünkü çatışma ve felâketlere yol açtıkları Alevîliğin aslı, esası budur. 

I. Osman’ın oğlu II. Orhan’ın Bursa zaptından sonra sağlam bir ordu kurduğu sırada, Nişabur’dan gelerek Osmanoğulları ülkesinde sevgi bulan, sonra da Kırşehir’e gömülen Hacı Bektaş adlı din ulusu da bu anlamda Alevîdir. Ölümünden önce kurulan Yeniçeri askerinin isim babasıdır ve öldükten sonra Sultan Balım adlı halifesinin ortaya attığı dinsel törenlerle kurulmuş tarikatin adı bu din büyüğüne duyulan saygıyla “Bektaşilik” olmuştur. Görülüyor ki Alevîlik bir tarikat değil, genel Ali sevgisidir, ama Bektaşilik bir İslâm tarikatidir. 

Anadolu’da Ali sevgisi, İran’daki Şîa anlayışından çok önce yayılmış, daha ondördüncü yüzyılın başında milyonlarca okumamış ve okumuş Türk’ü sarmıştır. Bunun başlıca nedeni sadece Ali’nin ilk halife olması gerekirken hakkı yenmesi değil, bunun yanında, büyük kahramanlığı, Peygamberimize iki sevgili torun vermesi, bu torunların Muaviye ve Yezit tarafından alçakça öldürülmesidir. Ayrıca Hazreti Ali’nin büyük bir ozan oluşu “Nehcül belâga” adlı yedi ciltlik edebî şaheserin yazarı bulunması, özdeyişleriyle; İslâmlığın özgürlüğe, ilme ve uygarlığa dayanan gerçeğini ortaya atması, bu kerte sevilmesini büyük ölçüde nedenlemiştir.

Hiç şüphe yok, Ebubekir, Ömer gibi halifeler de İslâm’a hizmet etmişler, kalkındırmışlar ve şeref olmuşlardır. Ancak “Ben Türk’üm, vatanımı da severim” diyen bir insanın herhangi bir parti liderini üstün tutması, nasıl onun Türklüğünden şüphe ettiremezse, Ali’ye bu bağlanış da takdir edilecek bir vefa işaretidir. Olsa olsa diğer halifelere karşı saygısızlık etmenin de ayıp ve kusur olabileceği düşünülür. Ama bunu sağlamanın yolu halkımızı, din adamlarının uyarması, bundan önce de, bir çok cahil din adamımızın bu konudaki sakat ve yanlış görüşlerinin eğitilmesidir.

İran’da, 1959’da, Esfehan Edebiyat Fakültesi tarih profesörü Faruki Bey’le görüşürken konu bu noktaya geçince, aramızdaki konuşma aynı konuya döndü. Bana: “Biz dedi, Ali’yi çok seviyoruz. İran’ı işgal edip bir sürü tahribat yapan Ömer’i sevmiyoruz. Hazreti Muhammed’e bağlıyız. Şehrimize Kur’ân’ın altından geçilerek girilir. Selim’le Şah İsmail’in iktidar kavgalarını bir yana bırakırsak Hazreti Ali’nin hakkını korumak suç mu?” Kendisine, “İyi ama” demiştim, “Hazreti Ali, Ebubekir’e olduğu gibi Ömer’e ve Osman’a uydu ve sevgiyle yardımlarına koştu. O, siyasetten tiksinirdi. Kendisinin reddettiği bir dâvanın peşinde koşuyorsunuz.” Son sözü şu olmuştu İranlı dostumun: “Peki, Allah’ı, Muhammed’i sizler gibi derin bir aşkla sevdikten sonra Ali’yi halife sayışımız ve hakkın onda ve evlâtlarında olduğunu ileri sürüşümüz suç mu?

Suç mu? Evet, Türkiye’de aslında haksız, lüzumsuz ve ne boşuna şeylerle birbirimizi kırmaya çalışıyoruz, bir düşünsek!..


Şardağ, R. (17 Haziran 1966). Alevilik, Bektaşilik, Şiilik. Cumhuriyet, s. 2. 

Yorum bırakın