Mevlânâ

Mevlânâ’yı ne törenlerden, ne kitaplardan, ne bu çeşit makalelerden değil, kendi pınarından içerek anlamak…
Bizi, çelişmelerden ancak sanıma göre bu yol kurtaracaktır.

RÜŞTÜ ŞARDAĞ
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
(1207-1273)

Basında, babacan (ehlidil) adamların gönlünde, Çelebiler arasında, kitaplarda ve beş, on yıldır da kentdaşlarına sevinç ve bereket sebebi olduğu Konya’daki anı törenlerinde birbirinden ayrık görüş ve duyuşlarla tanıtılan Mevlânâmız kimdir?

Osmanlı tezkirecisi Fasih Dede: “Kangı âşıktır o kim Mevlâsı Mevlânâ değil” diyecek kadar O’nu, sevgi sarhoşluğu içinde Tanrılaştırır. Öteyandan iranlı Molla Cami, “Peygamber değil amma, kitabı var” derken bazı aydınlarımız, dinlerde taassubu kırmış olan bu ileri insan için törenlerde ve radyolara programlar düzenlemeyi gericilikle suçlamışlardır.

Fransız şairi Maurice Barrés: “Mevlânâ ışığından bir kez nurlanan başka nur istemez” der. Celâleddin’i, İngiliz diline kazandıran Niccolson, “Onbeş sene, derinliğine inmeğe yetmedi” diye yüceliği önünde eğilmiş, Türkiye’de bir çok imamlar, hafızlar ve onların dar çevrelerindeki kimselerce Mevlânâ, yüz yıllardır aforoza uğramış ve O’nun, sesinde Tanrı nostaljisini bulduğu ney’ine takılan çevreler, kendisini “Düdükçü” diye küçültmeye yeltenmişlerdir. Osmanlı padişahları, Padişah Ahmed’in “Taht-ı ma’nîde O’dur padişehi dünyanın” dediği gibi, Mevlânâ’yı, mana tahtının tek hükümdarı olarak tanır ve divan şairleri, -bizim derleyebildiğimiz- binden çok kasidede, kendisini baş tacı ederken asırlardır geri kafalı bir sürü din adamı Mevlânâ’yı, dinde bid’atçılıkla (ibadet usul ve biçimlerini değiştirme) suçlamaktan çekinmemişlerdir. Batı’nın aydın evlâtları O’na insanlığın en büyük âşığı gözü ile bakar, cenazesi ardından imamlar, papazlar ve hahamlar, Tanrı’nın varlığına ve ortaksızlığına inanan bu üç kardeş dinin öncüleri, elleri birbirlerine kenetlenmiş, gözleri yaşlı, yürürken örneğin Konya’daki törenlerde, bu satırların yazarı da tıpkısı bir görüşle insancılığını savunurken, hemen arkamızdan konuşan bir başka aydın, “Mevlânâ’nın insaniyetçilikle ilgisi olamaz, bunu düşünmek yanlıştır” diyebilmiştir.

Türkiye masonları, O’nun anılma günlerinde “En büyük ve ilk masonumuz” diye konuşmalar düzenlemiş, dinsel çevrelerimizin bir bölümünde ise Mevlânâ’nın “Ben ölünceye kadar Muhammed’in izindeyim” sözüne yapışılarak masonlar yalanlanmaya kalkışılmış, “O’nun yalnızca bir ermişler öncüsü (Evliya kutbu)” olduğu savunulmuştur.

Yine anma törenlerinden birinde bir hatip, Yüce Celâleddin’e, filezof demiş, O’nu peşleyerek kürsüye gelen bir başkası, “Batı’da hangi filezof kiliseye gömülmüştür, Mevlânâ camide yatar; O, din ulu’sudur” diye eleştirmeye girişmiştir. Araplar Ebâ Bekr’in torunu; İranlılar, İran kültür ve edebiyatının en büyük temsilcisi diye kendisine sarılmış; biz Türkler de, “Aslım Türktür” dediği için Türklüğü üzerinde durmuş, insanlığı birleştiren bir varlığı, birbirinin tıpkısı bir taassupla dar bir milliyet açısı içinde ele almışızdır. Konya, özellikle Aralık ayı içinde, Doğu’dan, Batı’ya akın edenlerin, şehir içinden ve öteki yurt köşelerinden gelen turistlerin çeşitliliği sayısınca birbirine aykırı yorumcuları sahneye çıkaran rejisör hali takınır. Bir yandan “Semâ”ları banda almak isteyen dünya halk dansları inceleme ekibi, bir yandan “Fessubhanallah! Bu dönüşler jimnastik mi ki, banda alıyorlar, onları Allah döndürüyor” diyen Mevlevî tekkelerinin arda kalanları, bir yandan evlerde yer yer coşkulu âyinler, bir yandan büyük Mevlânâ’yı dünyaya mal etmek için çırpınan Turizm cemiyetinin iyi niyetli çocukları, bir yandan İstanbul’da “Snop”ça gezerken Konya’da birdenbire sakal bırakıp kılık değiştirerek elde tesbih dolaşanlar, bir yandan Türkiye radyolarının Mevlânâ’ya tutkun, inançlı saz elemanlarının yalansız sevgileri; öte yandan “Çalgıcılar gelmiş” diye ayaklanan ve davetiye kavgası yapan eğlence meraklıları; bir yanda Hû çekenler, bir yanda “Mevlânâ’mız hoş görür” diyerek geç vakitlere kadar meyhanelerde içip türbe civarında, törende boy gösterenler…

Bu çelişik tutum ve yorumları teker teker ele alıp eleştirmeye, sütunumuzun yetmezliği ortada; ama hemen söyleyelim ki, işin önemli yanı, bu binbir çeşit yorumların var oluş gerçeğidir. Bunun nedeni de, çokluk, Mevlânâ’nın tüm insanlığı kapsayan Mesnevî’sinden doğmaktadır. Gerçi Mesnevî bu taban tabana aykırı görüş ve tutumlara neden olacak bir ortam değildir. Ancak, bir bölüm aydının, Mesnevîyi kasıtlı ve çıkarlı olarak kendince yontması, bir bölüm aydının da bu yüce eseri anlayamaması, görülen üzücü ve şaşırtıcı çelişmelere sebep olmaktadır. Halbuki, Mevlânâ’nın Mesnevîsi bioloji, fizik, çözümsel geometri, tarih, felsefe, matematik, tıp, hukuk, folklor, askerlik, mitoloji, bitkiler ve hayvanlar âlemi, resim, musiki, mimarlık, ahlâk, gelenekler, hayatın ileriye doğru akıp gitmesiyle ilgili bütün bilim, sanat ve felsefe dallarını içine alır. Dinleri ve insanlığı kavrama yönünden de kendisine Kur’an’ı, İncil’i, Tevrat’ı kılavuz edinmiştir. Celâleddin-i Rumi, bildiği üç dille, zamanının bütün kültür hazinelerini emmiş, görüşüp konuştuğu halk çocuklarına eğilerek insan oğlunun karakteri üzerine bir senteze varmıştır. Hazreti Muhammed’den ne kadar kopmazsa, Mevlânâ, insanlıktan da o kadar kopmaz. Çünkü, Kur’an ile, Tanrımız, bütün kutsal kitaplara işaret etmiş, dinlerini onaylayarak Yüce Muhammed aracılığı ile insanlığı birleştirecek son elçiyi göndermiştir.

Gericiler, örneğin, “Ben Hazreti Muhammed’in vefatına kadar izindeyim” sözüne yapışırlar da, yine Mevlânâ’nın, “Kur’an’ı, Hazreti Muhammed gibi anlıyorum” diyen, yani; “Yüzyıllardır siz O’nu işinize geldiği gibi veya gücünüzün karşılığı ölçüsünde anlıyorsunuz” demek isteyen mısralarını görmez veya görmezlikten gelirler.

Bütün din yorumcularına paydos çekmek; yüzyıllardır İslâm milletlerine yutturulmaya çalışılmış yalancı hadis ve fetvâ adamlarından yakaları sıyırmak; bir elde Kur’an’ın aslı bir elde Mesnevî kıyaslayıcı bir metodla gerçeği kavramak, Mevlânâ’yı ne törenlerden, ne kitaplardan, ne bu çeşit makalelerden değil, kendi pınarından içerek anlamak.. Bizi, çelişmelerden ancak sanıma göre bu yol kurtaracaktır.

Kaynaklar:
Veledname; Tashihli İran baskısı, Tahran İkbal Kitabevi.
Gazeliyat-ı Şems-i Tebrizi: Tahran, Safialihan basımevi.
Risale-i Feridun Ahmet Sipahsalar: Tahran baskısı.
Şems-i Tebrizî: Mevlânâ’nın gazelleri, Hindistan baskısı.
Ettelâat-ı Mâhane: Tahran aylık Ettelâat gazetesi, 100üncü sayısında çıkan Prof. Şücaeddin Şufa’nın Maurrice Marrès’le ilgili makalesi.
Riyazülârifin: Tahran baskısı, rahmetli Hidayet.
Mesnevî-i Mânevî: Emiri Kebir basımevi, Tahran.
1962 yılı Cumhuriyet gazetesi, 15 ve 17 Aralık tarihli makaleler: Rüştü Şardağ
Konya Mevlânâ törenlerinde yapılmış konuşmalarımız ve öteki konumalar.
Divan-ı Kebir’den seçmeler: M. E. Bakanlığı, Klâsikler serisi: Mithat Buhari Beytur.


Şardağ, R. (20 Aralık 1964). Mevlana. Cumhuriyet, s. 5. 

Yorum bırakın