İslâmlık, insanlık ve Mevlânâ

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
(1207-1273)

Geçtik, geçtik, şâhım, beyim, mirim geçtik Biz o küçük ‘var’lardan yoksulluk gelini ile sarmaş dolaş, geçtik

Mevlânâ

Ölümünün üzerinden yediyüz yıla yakın zaman aktı. Dünyanın, dince, soyca ve mezhepçe türlü kollara ayrılmış onbinleri aşkın insanı, her yıl bu, hâlâ diri varlığın yattığı yere diz çöküyor. 

Doğusal bilimler ustası Hıristiyan Niccolson, onbeş yılını verdiği Mesnevî çevirisi ve Mevlânâ incelemelerine rağmen: “Hâlâ şaşkı ve beğenimin tam nedenine inemedim” diyor. İzmir’in eski hahamlarından, şimdi ölmüş olan Moreno Sigura Efendi, bir gün, değişik dinden üç dost yanında “Biz Musa’yı O’nun kadar anlayamamışız” demiştir. “İnsanın yeter ki yaradılışı güzel olsun; ister Ali’nin soyundan gelsin, ister Ömer’in” diyerek mezheplerin üstüne yükselen Mevlânâmız ölünce, Şiîliğin, Ali’ciliğin egemen olduğu yerden gelen İranlı Molla Cami: “Peygamber değil ama kitabı var” dedi O’nun için. Ellerinde teypleri ve Mesnevî’nin İngilizce çevirisi ile, geçen yıllarda Konya’ya gelen bir İsveçli gurubun başkanı: “İnsan Mesnevî’yi anladıkça Hıristiyan olduğunu unutuyor” deyivermişti. Alman şairi, Protestan Hans Meinke: “Karanlık günlerimizin tek umudu” diye bir sunu koymuştu kitabına, Mevlânâ için.

Budistinden Musevî’sine, Müslümanından Hıristiyanına kadar her gönle taht kuran bu sultan kim? Kimdir o ki, insanları birleştirmekle görevli peygamberlerin bile, başarıya ulaştığını göremeden öldükleri bir konuda, bu Horasanlı yüce insan, çabasız, iddiasız, işin üstesinden gelmiş bulunuyor. Hem öyle iddiasız ki, dilese, Konya Selçuk Sultanı’nın, Karamanoğularının ve yüzbinlerin, kendisini altınlara boğacağı kesin olan bir zamanda çuvalın az incesi, kaba bir salta içinde, bütün “var”lar karşısında “var”sız, ufak dileklerden geçmiş olarak boyun bükmüş duruyor.

Ve: “Geçtik, geçtik, şâhım, beyim, mirim geçtik Biz o küçük ‘var’lardan yoksulluk gelini ile sarmaş dolaş, geçtik” demektedir. Yine bütün bunlardan çok daha önemli, ilginç ve ilk bakışta çelişik görünen gerçek de şu: Yedi düveli peşine takan, yetmiş iki milleti ve dini cenazesi ardından sürüyen ve bugün de dizinin dibine getiren adam: “Ben can verene dek Muhammed’in ayağının tozuyum” diyor. İşte bu nokta çelişik gibi görünmüyor mu? Bunca Hıristiyan, Musevî, Yezidî, Sünnî, Alevî, Hazret-i Muhammed için mi geliyorlar Konya’ya? Böyle bir soru us’a takılmakta, düşünceye batar görünmektedir.

Onüçüncü yızyılın ikinci yarısı başlarına dönelim. Mevlânâ’mız asıl sevgilisine çokyakın olacağı o manasal düğün-dernek gecesi hazırlıkları içinde. Mesnevî’sini de bütünleyerek insanlığa ve İslâmlığa sunmuş bulunmakta. İşte bu yüce eserin bir yerinde, ulu Hünkâr, İslâm dinini ve Kutsal Kitabımızı çıkarlarına ve güdük, kısır ve dar görüşlerine göre yorumlayan din adamlarına çullanır. Din adamı ya da yetkilisi görünüp de bütün sermayeleri, cehalet, mezhepleri birbirine kırdırmak ve insanları birbirine düşürmek olanlara bugün bile kıyamayacağımız sertlikte yüklenir. Onları, eşek sidiği üzerindeki samana konmuş ve kendilerini engin denizde kaplan sanan ineklere benzetir, der ki: “Hey! İsteğine ve keyfine göre Kur’ân’ı yorumluyorsun. O’nun yüce anlamı, senin bu çıkarcı ve kasıtlı yorumun yüzünden aşağılanmak isteniyor; aslına aykırı bir hale giriyor.” Sinek? İşte şu sidik, deniz; şu saman, gemi; ben de becerikli, ileri görüşlü bir kaptanım dedi. O sidik sineğe göre sınırsız. Sinekte, onu olduğu gibi görecek göz nerde? O’nun evreni, kendi görüşüne göredir. Gözü bu kadardır. Denizi de ona göre. Batıl yorumcu ve yorum değiştirici sinek gibidir: Kuruntusu eşek sidiği, kendi yalancı yorum ve tasarıları da saman çöpüdür.”*

Şimdi artık çelişme ortadan kalkmıştır. Demek ki, salt bugün değil, ta, Sadreddin Konevî, Ferideddin Attâr, Muhyüddin-i Arabî ve Şeyh Bahaüddîn gibi yüce İslâm bilginlerinin var olduğu yıllarda bile, Kur’ân’ı ve İslâm dinini, işlerine geldiği gibi yorumlayanlar vardı. Allah’ın: “Yâ Muhammed! Biz O’nu (Kur’ân’ı) anlaşılsın diye apaçık indirdik” dediği Kutsal Kitabı, dar düşüncelerine uydurmaya yeltenenler pek çoktu. Demek yediyüz yıldan beri Müslümanlara yorumlanan Kur’ân, Mevlânâ’nın buyurduğu gibi, gerçeğinden çok başkadır ve Celâleddin’in anladığı Kur’ân değildir. Demek ki O’nun anladığı İslâm dini birleştiricidir. Ayağının tozu olduğu Peygamberin bildirdiği Tanrı buyruğu; bağışlayan, birleştiren, acıyan, şefkat duyan, yoksulu horlatmayan, insanı korkutmayan, düşmanlık yerine kardeşlik ve barış getiren bir buyruktur ve kitaptır. Şu halde Konya’ya yetmiş iki dinde ve inanıştaki insanları toplayan da, aslında Muhammed’in dininin gerçeğidir.

Yediyüz yıl sonra bile, bunu anlayabilmiş değiliz; yazık!..

 *: Masnavî-eme’nevî. Cilt I. Yaprak 53-54. (Tehran Emir-e Kebir Basımevi)


Şardağ, R. (19 Aralık 1966). İslamlık, İnsanlık ve Mevlana. Cumhuriyet, s. 2. 

Yorum bırakın