Allah’ın lânetlediği pis soyculuğu, kardeşi kardeşe, Müslüman’ı Müslüman’a düşman eden bölücülüğü bayrak yapıyorlar, ya da en ileride bir din olan İslâm dininin, en az bin yıl gerisinden geliyorlar.
RÜŞTÜ ŞARDAĞ
İslâm’ın, temel dayancası olan Kur’an’da geçen Tanrı seslenişleri bir ulusa değil, insana, tüm insanlaradır. XIII. yüzyıla kadar tam beş yüzyıl, Müslümanlığı gerçeği ile anlayan bilginler, yalnız İslâmlar arasında değil, insanlar arasındaki kardeşliği de savunmuşlardır.

Müslümanların kutsal kitabı Kur’an’da Tanrı, kullarını, babaları Hazret-i İbrahim’in dinine gelmeye çağırır. (Bakara Sûresi, âyet 137) Tek Allah’a inanan İbrahim’in din anlayışında tüm evren birleştirilmiş olur. Böylece siyasal ulusçuluk yasaklanır. İnsancı, çağdaş bir ulusçuluktan öteye izin verilmez. Hep birden iyiliklere, barışa, kardeşliğe koşmamız buyurulur. Soyculuğa, emperyalizme karşı olan Kur’an, Müslümanlara saldırmayan dinsizlerin bile üzerine gidilmemesi uyarısında bulunur. Yeryüzündeki denizleri, toprakları, göl ve ırmakları ve tüm besinleri, ayrım gözetmeksizin kullarına bağışlayan Tanrı, zenginin elindeki, gereksinmeyi aşan mala, yoksullara dağıtılmak üzere verilmiş emanet olarak bakar. Yoksula yardımdan kaçınan zengini, kâfirle eşit tutar. (Hakka sûresi, âyet 30-34)
İşte İslâm’ın bu saptırılmamış buyruklarına dayanan Türk-Arap-İran ve Hind kardeşliği XIX-XIII yüzyılları arasında, dünyaya olumlu bilimleri, sosyal adalet ilkelerini ışık ışık saçtı. Batı’nın, İslâm’a, bu konuda geriliği vardır. İslâmlık, Descartes’tan beş yüzyıl önce hümanizmi yaydı. Ulusçuluk, renk, deri, dil ayırımını unutan bir kardeşlik içinde hatta yanlarına Musevileri, Hıristiyan ve Nastûrî bilginlerini de almaktan çekinmedi. Yüzyıllarca Batı’yı eğitti.
Ya sonra?
Sonra ne olduğu besbelli. Mevlânâlardan, Yunus Emre’lerden, Şeyh Sadi’lerden, tüm ülkücü din öncülerinden yoksun kalan İslâm toplumları; fetvalarını, egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda veren bilgisiz ve ışıksız din adamlarının da etkisiyle bugünkü acınası duruma geldiler. Türk ulusunun büyük Atatürk’le, İslâm dinini yüceltmeye, arıtmaya, din adına yürütülen, İslâm’ın gerçeğinden saptırılmış utançlı uygulamalarını önlemeye yönelik çalışmaları zamanla aksadı. İnsanlığın ilkel çağlardan beri özlemini çektiği kardeşliği, savaş yerine barış sevgisini savunan ve sosyalizm adıyla biçimlenmiş insan sömürüsünü engelleyici çabaların karşısına İslâm dini de çıkarılmak istendi. Mehmet Akif bile bu din bezirgânlarına karşı, “Asrın idrâkine söyletmeliyiz Kur’an’ı” diye haykırmak zorunda kaldı.
İşte o oldu: İslâm dünyasının bazı ülkelerinde şafak sökmektedir. Başta Libya ve Irak olmak üzere bazı Arap ülkeleri, adeta Batılı bir anlayışla, hatta ötesine taşan sosyal adaletçi ve kardeşlik düzenini kurma çabaları içine girmiş durumdalar. Batılı Sosyalizmden ve Kur’an’dan esinlenerek, iki yıl önceki bir gezide Iraklı bir generalin, Dicle kıyıları boyunca, Kerbelâ’ya kadar uzanık hurma ağaçlarını göstererek yaptığı konuşmayı anımsıyorum: “Şu ağaçların tümü, dört beş ailenin tekelinde idi. Allah’ın buyruğu bu mu? Hani, öteki kulların bundan alacakları pay? Bu hurmalıkların tapularını Tanrı’dan almışlar gibi, yüzyıllarca aç ve yoksul Arap kardeşleri karşısında vicdanları irkilmedi. İşte biz Tanrı yasasına uyduk. İslâm sosyalizmine dayanarak her aileyi, geçimini sağlayacak yeterlikte hurma sahibi kıldık.”
Öte yandan sosyalizmde, çağdaş bir uyanış ve atılım içinde bütün dünyada durum böyleyken bizde İslâm dini adına ortaya çıkanlar, Allah’ın lânetlediği pis soyculuğu, kardeşi kardeşe, Müslüman’ı Müslüman’a düşman eden bölücülüğü bayrak yapıyorlar, ya da en ileride bir din olan İslâm dininin, en az bin yıl gerisinden geliyorlar. Sünni-Alevî düşmanlığı yaratmak bu yargının kanıtıdır.
Şardağ, R. (11 Ağustos 1979). Arada Bir / İslamdaki Büyük Sevgi. Cumhuriyet, s. 2.

